Yılan yılı

O yıl Yılan Yılı’ydı.
O gün sıradan bir gündü.
Güneşin batışını seyretmek için dik bir yamacı tırmandı ve yüksek bir tepeye çıktı. Dünyanın yarısı ayaklarının altında, gökyüzünün yarısı da üzerinde görünmeyen bir çadır gibiydi. Ve bu çadır, akşam güneşinin batmasıyla kainata açılacaktı.
Hasırla kaplı testisini çıkarıp içindeki yağmur suyunu içti. Önündeki ova kırmızı çanak rengine dönmüştü. Bulunduğu yüksekliği daha derin yaşamak için, dik yamacın ucuna yaklaştı. Bağdaş kurup oturdu… ve gözlerini kapadı.
Suyun serinliğini içinde hissetti. Rüzgar, tırnaklarıyla hafif hafif okşuyordu tüm yeryüzünü. Daha da yüksekte uçan kartalın sesini taşıyordu hava. Önündeki bulutlara kan pompalıyordu kocaman bir daire şeklindeki güneş. Güneşi gözkapaklarının ardındaki karanlıktan seyrediyordu.
İliklerine kadar var olduğunu hissetmeye başladı.
Aradan ne kadar süre geçtiğini bilmeden, bir flüt sesiyle kendine geldi. Hafifçe kıpırdandı. Gözkapaklarının ardındaki karanlık koyulaşmıştı. Yavaşça gözlerini açtı. Aşağıda, kabilesinde yakılan büyük ateşi gördü. Flüte eşlik eden ağır aksak ritimli davulun sesini duydu. Güneş, battığı yerden toprağa gömülmüş ve kabilesinin orta yerinden tekrar geceye doğmuştu adeta. Gökyüzünü aydınlatmayan bir güneşti. Başını kaldırmadan önce, gözlerini yeniden kapadı. Gözünü karanlığa alıştırdı. Flüt ve davul varolmanın hüznüne ses vermeye devam ediyorlardı. Başını kaldırdı ve usulca açtı gözlerini kainata.
Binlerce yıldız... Onu bekliyor gibi göz kırpıyorlardı sırayla. Rüzgar, güneşin egemenliğinden kurtulmuş ve artık serinlik üflüyordu ruhlara. Çantasından çubuğunu ve çakmak taşını çıkarıp, çubuğun içindeki otu yaktı. Bir nefes çekti… Çadır kalktı.
Bekledi…
Bir nefes … Kainatın merkezindeydi.
Dolunayın önünden uçan kartalın siluetini uzun uzun seyretti. Flütün anlattığı şey önünde dans ediyordu. Flüte eşlik eden diğer ses, davuldan değil kalbinden geliyordu. Müziğin içindeki rüzgarın, baykuşun, ateşin ve zar zor duyulan sessizliğin melodisini fark ettiğinde üçüncü nefesi çekiyordu. Nefesi dışarı üflediğinde hayaletler görür gibi oldu. Daha dikkatlice baktı fakat duman çoktan silinmişti tablodan.
Ürperti hissetti. Başını indirip kabilesinin çadırlarına ışık veren ateşe baktı. Davulun ritmi daha da aksaklaşmıştı. Hayır… Davulun sesi durmuştu. Çadırlara ışık veren ateş onları yakmaya başlamıştı sanki. Baykuşun çığlığı insanların çığlığına karıştı. Kartal, dolunayın önünde delice dönüyordu. Ateş çadırların ortasında değildi artık, çadırlar ateşin ortasındaydı.
Donup kaldı. Davulun yerine geçen kalbi hızla çarpıyordu zihnine. Ruhu bedenini zorluyordu: Atla aşağı.
Ayağa kalktı.
Donup kalmıştı.
Neydi bu?
Cevap, ilk defa duyduğu bir dilde geldi…
Bu hayaletler kimdi?
Dik yamaçtan nefesini tutarak, merakla karışık korkuyla ağır ağır inmeye başladı. Cesareti henüz ortaya çıkmamıştı. O nefesini tutup, aşağıya yaklaştıkça çığlıklar azalmaya başladı. Aşağıya adım attığındaysa, artık hiç kimseden ses çıkmıyordu; ne rüzgardan, ne baykuştan, ne kabilesinden, ne hayaletlerden…
Dev bir ateş dağının önünde sessizce ayakta duruyordu. Yüzüne değen sıcaklık, gözyaşlarını buharlaştırıyordu.
Güneşin önünde duruyordu. Ağzını açıp, kime olduğunu bilmeden “Niye?” diye sordu, kendisinin bile duymadığı bir sesle. Yıldızlar sönmüştü. Karanlık, zifiri karanlığın içine çekilmişti. Tam ayaklarının dibinde batmıştı güneş. Kabileyle beraber de toprağa gömülüyordu. Bir daha doğmayacaktı. Fakat, doğduğundaysa kabilesi ona “hayaletleri” gösterecekti, güneşin içinden işaret edeceklerdi.
Sabah güneşinin doğmasıyla ateş geri çekilip söndü. Her sabah öten baykuştan, kartaldan ve esen rüzgardan ses çıkmıyordu. Hepsi susmuş, onu izliyorlardı. Simsiyah küllerin hemen dibinde yıllarca bu acıyı seyretmiş bir ağaç gibi duruyordu. Simsiyah parlak gözlerinde simsiyah mat küllerin aksi. Rüzgar onu eğememişti.
İlk adımı attığında, kartal acı bir çığlık gönderdi yeryüzüne. Yanmış çadırlar, yanmış insanlar. Yarı çıplak, boğazı kesilmiş kadınlar. Bebekler. Ağlayan bir bebek. Direğe bağlanıp kalplerine mızrak saplanmış gençler, babalar, kocalar, kardeşler… Kafa derisi yüzülmüş yaşlı kabile reisi…
Hayatlar… küllerin altına gömülmüş.
Kartal acı bir çığlık gönderdi gökyüzüne. Başını kaldırıp baktı. Ölümü aydınlatan kızgın güneş… ve onlarca akbaba.
İfadesinde hiçbir değişiklik olmaksızın, yerden kırık bir testi parçası buldu. Ve kabilenin hemen yanıbaşında mezarlar açmaya başladı.
Tek tek cesetleri gömdü. Annesini, babasını, tüm arkadaşlarını, çocukları, büyüklerini kendi elleriyle gömdü…
Akbabalar ilişmediler.
Akşam olduğunda, ovanın üzerindeki tüm bulutlar, onun yerine usulca ağladılar.
O gece yıldızların gözleri kapalıydı, göz kırpmadılar.
Dik yamacın üstünde ufak bir ateş yaktı.
Kabilesi yoktu.
Flüt yoktu. Davul yoktu. Kartallar susmuş, rüzgar durmuştu.
Tüm hayvanların bakışları onun üzerindeydi. Ölüm sessizdi.
Ateş, ruh üflüyordu ağır ağır bileylenen baltaya.
Güneş, sabah olduğunda herkesin üzerine doğacaktı.
Bebek uyuyordu.
O yıl Yılan Yılı’ydı.
O gün sıradan bir gündü. ---
Iraklılara…
Filistinlilere…
Ugandalılara…
Bosnalılara…
Orta-Asyalılara…
Afrikalılara…
AfroAmerikalılara…
Nagazakililere…
Cezayirlilere…
Londralılara…
Manhattanlılara…
Vietnamlılara…
Bütün bu olanları görenlere…
Kardeşlerime…
Adem Babamıza.


Duran uruç / Siyah kahve

0 yorum Yazın:

Sonraki Kayıt Önceki Kayıt Ana Sayfa