Ariflere göre,cenab-ı hakk`ın işlerinde cemal ile celal iç içedir.Bakara suresinin 213.ayetinde ``Sizin hoşunuza gitmeyen şeyler hayırlı ve hoşlandığınız şeylerde erli,kötü olabilir`` buyurulduğu gibi,bizim cüz`i aklımızla cemali tecelli olarak telakki ettiğimiz bazı hadiselerdee celal/şer;celali tecelli olarak algıladığımız bir takım olaylarda cemal/hayır olabilir.işte 13.yy anadolusunun başına gelen hadiselere cemal ve celal tecelli açısından baktığımızda karşımıza gercekten de çok ilginç bit tablo çıkmaktadır.Bu yüzyılda Anadolu üç celali tecellinin sıkıntıları ile boğuşmaktadır.
1-Batıdan gelen haçlı istilası.
2-Doğudan gelen moğol istilası.
3-iç karşıklıklar
Ne var ki ```Rahmetim gazabımı geçmiştir``ilahi fermanının hükmü bütün mevcudata ve bütün zaman dilimleri için geçerli olduğundan,Hak tealanın bu üç celali tecelliye karşı onlara üç cemali ile karşılık veridğini muşahede ediyoruz .
1-Batıdan gelen haçlı istilasına mıkabil,yine batıdan ,Endülüsten kalkıp anadoluya gelerek düşünceleriyle bu topraklarda yaşayan insanların ilim ve tefekkür dünyalarına son derece büyük bir derinlik ve ulvilik katan düşünce tarihinin zirve şahsiyeti Muhyiddin ibn-i arabi (V.670, 1240 )
2-Doğudan gelen moğol istilasına mukabil,yine doğudan , afganistanın Belh şehrinden göç edip konyaya yerleşerek , bu toprakların insanlarının gönül dünyasını sonsuza dek aydınlatan,ilahi aşkın insanlık tarihinde ki en güzel öreneği Mevlana celaleddin-i Rumi (v.672/1273)
3-İç karşıklıklara mukabil.yine içerden bir gönül eri,herkese ve herşeye Hakk`ın gözüyle muhabbet ve merhamet gözüyle bakmasını,sempati,empati.tevazutu,kanaati,hoşgörüyü,incitmemeyi,ve incinmemeyi kısaca dervişliği o lirik ve kolay üslübuyla öğreten yunus emre (V.707/1308)
Gercekten bu üç şahsiyet , o üç türlü sıkıntıya karşı Anadolu insanı için sadece birer moral kaynağı olmakla kalmamış,bu topaklarda yaşayan herkes bu üç gönül insanının ,Hak erinin fikirleri ile yoğrularak ,gönül birliği içerisinde,birer medeni insan olarak yaşamasını bilmişler eşine dünyanın başka bir bölgesinde hiç rastlanmayacan bir şekilde bu topraklarda kardeşce,dosça kalmayı,birlikte olmayı o günlerden bugünlere kadar başarmışlardır.Eğer bu topraklarda her türlü inanç ve fikre saygı duyulmuş,her türlü inanç ve fikir bu topraklarda beraberce çatışmadan yaşamayı sürdürmüş ise,bunda bu üç şahsiyetin ve onların temsil etiği tasavvuf geleneğinin, islam yorum ve anlayışının en büyük paya sahip olduğu süphesizdir..
Prof.Dr. Dilaver GÜRER
S.Ü. İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim dalı
Etiketler: Düşünce
Gürültü patırtının ortasında sükunetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun.
Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol; telaşsız kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü, dünyada herkesin bir öyküsü vardır. Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın.
İşini öyle sev ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın. Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz.
Ve unutma ki, insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir. Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçedir. O bahçeyelayık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma. Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer.
Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür. Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme. Rüzgarın yönünü değiştiremediğinzaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol. Hatırlar mısın doğduğun zamanları? Sen ağlarken herkes sevinçle gülüyordu.
Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın sen öldüğünde, sen mutlulukla gülümse. Sabırlı, sevecen, erdemli ol. Eninde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biricik mekanıdır.
Etiketler: Düşünce
Sana bir yığın vicdan azabı bırakıyorum. Dilsiz bir kuytuda açılan kin dolu gözlerimi öfkemin kabaran dalgasını, karanlıkta yaşatıp canımdan bezdiren cinayetlerimi kusuyorum sana!
Hadi al!
Ruhum varlığında buz tuttu. Yaban güz rüzgârları esti düşüncelerimde. Şimdi içim kinle coşuyor… Mavi, durgun sularım kararıp çamurlaşıyor. Öfkemin garip tadını nasılsa, tenimde hissediyorum. Çekip çıkarıyorum kendimi kendimden. O öz varlık olan yüreğimden.
Karanlık savaşa giriyor yoklukla. Her adımımda tanıdık bir hatıra.
Derin bir nefes al!
En karanlığında, hiç ummadığında karşılaşacağım seninle. Kimsesizliğinde bulacağım seni, zaferlerimin her biri başka taraftan gelecek. Yalnızlığın çıldırtan sesini sen sadece ayaklarının uçurumla temasında anlayacaksın.
Çidem ÜNAL *Siyah Kahve
Etiketler: Denemeler
-Aşk:ciddi bir akıl hastalığı. (Platon)
-Aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır. (Bailey)
--İnsan kalbindeki gerçek aşk dört nala giden bir at gibidir ne dizginden anlar nede söz dinler. (Konfiçyus)
-Ne seninle yaşayabilirim ne de sensiz. (Ovidius)
-Aşk, en tehlikeli bir ruh hastalığıdır... (Eflatun)
■ En tatlı gelen sevinç ve en kötü gelen acı aşktır. BAİLEY
■ Aşkın gelişi, aklın gidişidir. ANTOİNE BRET■
Beni az, ama uzun sev. MARLOWE
■ Aşk, geceyi bile gün ışığına boğabilir. A. SALLE
■ Sevmeyi bilmeyen, ölmeyi de bilmez. ANONİM
■ Aşk, sürekli bir mutluluktur. GEORGE SAND
■ Aşk, deniz meltemleri gibidir; sesini duyarız, nereden nereye gittiğini kestiremeyiz. BORNE
■ Aşkın gözü kördür. PROPERTİUS
■ Aşk, yüreklerden gökyüzüne kadar uzanan ateşten bir merdivendir. E.GEİBEL.
Aşk, iyi geceler öpücüğünü uzun tutmaktır. Beklentidir..
Aşk, delicesine flört ederken yanındakinin hiçbir şey yapmama hakkını teslim etmektir. Saygıdır Aşk, zaaflarınız olduğunu ortaya çıkarır. Kabullenmektir..
Aşk, şimdi zamanı değil diye beklemeyi bilmektir. Sabırdır..
Aşk, saçlarda başlayıp topuklarda biten bir gezintidir. Keşiftir.
Aşk, Sevişelim demeden sevişmek, yanındakinin ne istediğini bilmektir. Anlaşmaktır..
Aşk, bağlandığını sandığında, karşındakine hayır deme şansını tanımaktır. İnceliktir Aşk, korumaktır. Sorumluluktur..
Aşk, ciddi bir tokalaşmayı kıkırdamaya dönüştürmektir. Mizahtır.. Aşk, durma yoksa seni öldürürüm lafını duymaktır. Şehvettir..
Aşk, evinizdeki her şeyin yerinin değiştirilmesini kabullenmektir. Teslimiyettir.. Aşk, sevgilinizin ne olduğunu bütün çıplaklığıyla görmektir. Gerçektir..
Aşk, saatin kaç olduğunu bilip aldırmamaktır. Neşedir..
Aşk, sizi kucaklayan kolların, gittikçe daha çok sarılmasıdır. Mutluluktur..
Aşk, gecenin bir vaktinde sen uyu, benim gitmem gerek dediğinizde,uyanık kalıp seni biraz daha görmeyi tercih ederim cevabını almaktır. Sıcaklıktır..
Aşk, tanıdığınızı zannettiğiniz insanin yeni yanlarını keşfetmektir. Tazeliktir..
Aşk, uyandığınızda rüyanızı yanınızda bulmanızdır. Düşlerin gerçek olmasıdır..
Aşk, kocaman yatağın üçte birine sıkışmaktır. Yakınlıktır.
. Aşk, evin anahtarından bir kopya daha yaptırmaktır. Güvendir..
Aşk, hoşçakal dedikten sonra tekrar karşılaşacağını bilmektir. Kaderdir..
Aşk, gerindiğinde sızlayan vücut lafının anlamını bilmektir. Derstir..
Aşk, ecza dolabını açtığında, diş macunu kapağını kapatılmamış bulmaktır. Uyumdur..
Aşk, pencereden dışarıya baktığında kiminle olduğunu hatırlamaktır. Düşüncedir..
Aşk, rüzgarın ağaçların arasında dolaşırken çıkardığı sesi dinleyip sevgilisinin yanında olmadığına hayıflanmaktır. Yalnızlıktır..
Aşk, asla anlatılmayacak hikayelerdir. Özeldir. Kıymetini Bilene Tabi...
Etiketler: Tek Cümle iLe
Küllerinden doğsun yine
bütün eski uygarlıklar
savaşsın insankanlar akıtsın yeryüzüne
ırmaklar boyu
gölge bir oyun olsun
aldanmasın hiçbir çocuk
kendi güneşinde yansın
sessizlik ölümle mümkün olsun
güneş hiç doğmamak üzere batsın
şaşırtsın herkesiay paramparça
yıldızlar darmadağınık olsun
bütün yanardağlar
hep bir ağızdan sövsün
suçsuz bir tek yürek kalmasın
yırtılsın bütün yüzler
altından insan çıksın.
orhan KARTAL /Siyah kahve
Etiketler: Şiir
Hiçbir ideolojinin sizi sömürmesine izin vermeyin ,
hayatı kendi fikirlerinizi üreterek ve onları tüketerek yaşayın ....
Türk Kahvesi
Etiketler: Tek Cümle iLe
Adam, tanrısal yaratık…
Arkadan vuran akşam güneşinin eşliğinde, tüm heybetiyle kükredi: Geber! Dizlerinin bağı çözüldü kızın, çöktü olduğu yere.
Gözlerini alamadı adamdan. Adam döndü, uzaklaştı. Heybetli bir nokta oldu, yok oldu. Kız ayağa kalktı. Yürümeye başladı. Kaybolan noktaya, bir silüete doğru ilerledi. Uçurumun kenarına geldiğinde tekrar yankılandı ses, "Geber!" Kız, bıraktı kendini uçuruma.
Kayboldu
Yekbun ADIGÜZEL / Siyah kahve
Etiketler: Düşünce
O cehennem, ki benim cennetim...
Her alaz ruhuma bir kadeh sarap sunacak, sizin ruhunuz bile duymayacak
Yekbun ADİGÜZEL / Siyah Kahve
Etiketler: Tek Cümle iLe
İnci bilyelerim vardı,
çocuk yalnızlığımda oynadığım.
Kayboldular.
Cam çerçeveli,
demir bir gözlük
takmış
etrafımdaki kara bakışlar.
Ağırlığı,
eziyor kulaklarını takanların
duymadıklarına sebep buydu
demek,
inci bilyelerimin şakırtılarını.
Tavan arasındaki kedi inemiyor,
tabandaki farelerin korkusundan,
aşağı.
Sığınacak bir kuytu arıyor
düşlerim,çıkmak için gerçeklerin buğusunda,dışarı.
Etiketler: Şiir
Kapa gözlerini.
Kendi silüetini gözlerinin önündeki alacakaranlığa yerleştir. Kendini arkadan seyret. Karşıda, aşağıda dağlar gözüküyor. Başla koşmaya. Koş koş koş. Unutma bu koşan silüet sensin. Bilgisayar oyunundaki herifler gibi, seyret kendini. Hızlan. Dağlar bir aşağı bir yukarı hafifçe sallanıyorlar. Rüzgarı yüzünde hisset. Koş koş koş koş. Bir adım yukarı at. Şimdi!… Adımların artık yere basmadığında, görüntüyü yavaşlat. Uçurumdan aşağıya düşmüyorsun henüz. Altında yüzlerce metrelik boşluk var. Toprak bir adım geride. Görüntüyü iyice yavaşlat. Yavaşlat. Yavaşlat. Hala yükseliyorsun. Yaşa etrafını. Hareketlerin gerçek zamanlı olmadan önceki son nanosaniyedesin. Derin bir nefes çek. Bırak kendini! Kollarını iki yana aç. Öne doğru sal bedenini. Kaşlarını çat, kartal ol. Saatte 1 milimetrelik hızdan saatte 100 kilometrelik hıza geçtin. Kafanda gördüğün kartalın içindesin artık, sen osun.
Süzül beyaz dağların üzerinde. Kanat çırpma sakın. Süzül sadece. Sağ kanadının altından demin atladığın uçuruma göz at. İnsan olduğunu hatırlama. Sadece göz at oraya. Başını tekrar önüne çevir. Açlık hisset. Dağların eteklerindeki fareleri, sincapları, tavşanları gör. Seç birini. Dur vazgeç. Şu uzun şeyi seç. Hedeflen. Ayarlara kendini. Kanatlarını geriye at ve hızla ilerleyen hedefine dal saatte 180 mille fırlamış ok gibi. Gözlerini birazcık daha kıs. Dağlar beyaz çizgilere dönüşmüş. Yaklaşıyorsun. Yaklaşıyorsun. Seni fark etti. Kaçıyor. Merak etme sen bu fark edişi ve ardından gelecek olan hız artışını da hesapladın. Ssssssssaplan! Ve gir yılanın bedenine. Kaç seni kovalayan insanlardan. Arkandalar, ellerinde kılıçlarla. Kaç cıva gibi, toprağın yüzeyinde. İlerdeki çalıların arasına saklanabilirsin bak. Hayır! Dur! Niye kaçıyorsun? Sen yılansın. Dur dur dur! Dur! Geriye doğru çevir başını orak gibi. Fffhhüp! Evet aynen böyle. Göster dişlerini. Hırla tısla. Saldırı pozisyonundasın, sağa sola hafif manevralar yap. Bekle bekle bekle! Bekleee, fırla! Hırsp! Sal zehri. Nasıl kafan oldu mu?
Geriye sar şimdi her şeyi. Dişlerini sapla yeniden. Zehri çek adamın damarlarından. Ayır zehri kandan. Şimdi çıkar dişlerini ve hızla orak pozisyonunu al. Kes sesini ve cesaretini kaybet. Korkmaya başla. Soğuk havadan yuvasına çekilen termometre cıvası gibi çekil geriye. Kat insanları arkana. Hızlan iyice hızlan. Şimdi hızını daha artırıp şu gelen kartalı farket. Duvara çarpmış gibi hissettiğin an o kartala dönüş. Bomba gibi gerisin geriye havaya uç. Nereye doğru gittiğini görmeden yükselmeye devam et. Beyaz çizgiler hızla durağan dağlara dönüşsün. Deminki kendini, tavşanları, sincapları ve fareleri gör. Tokluk hisset. Başını arkaya çevir sağ kanadının altından. Gelen mermiyi gör. Alnının ortasına ye mermiyi. Kafan patlasın. Beynin dağılsın. Ufacık kafatasın çatlayıp, beynin kafa bölgenden henüz 1 santim uzaklaşmışken resmi dondur. Şimdi çık kartalın bedeninden. Sana ateş eden adamın yanındaki fotoğrafçı ol. Ve yakaladığın bu kareyi New York’ta sergilediğini hayal et; tek fotoğraflık resim sergisi açtığını. Çok bohem bir hayat yaşamaya başla. Korumasız ve sadece şnorkelle köpekbalıklarıyla birlikte yüzme planınızdan önce, dağlara çıkıp kılıçla avlan arkadaşlarınla. Yılan kovalamaya başla, yılan seni ısırsın, yirmi sekiz yaşında öl.
Artık gözlerin açılsa n’olur!
Duran URUÇ / Siyah kahve
Etiketler: Düşünce
Yaşlı moruk Bukowski’yi okurum arada.
Hem olmak istediğimiz,
hem de olmak istemediğimiz bir herif.
Çirkin, içkicinin teki.
Beni ona çeken ne bilmiyorum;
Bir taraftan da İbn-i Arabi çekerken.
Etiketler: Şiir
O yıl Yılan Yılı’ydı.
O gün sıradan bir gündü.
Güneşin batışını seyretmek için dik bir yamacı tırmandı ve yüksek bir tepeye çıktı. Dünyanın yarısı ayaklarının altında, gökyüzünün yarısı da üzerinde görünmeyen bir çadır gibiydi. Ve bu çadır, akşam güneşinin batmasıyla kainata açılacaktı.
Hasırla kaplı testisini çıkarıp içindeki yağmur suyunu içti. Önündeki ova kırmızı çanak rengine dönmüştü. Bulunduğu yüksekliği daha derin yaşamak için, dik yamacın ucuna yaklaştı. Bağdaş kurup oturdu… ve gözlerini kapadı.
Suyun serinliğini içinde hissetti. Rüzgar, tırnaklarıyla hafif hafif okşuyordu tüm yeryüzünü. Daha da yüksekte uçan kartalın sesini taşıyordu hava. Önündeki bulutlara kan pompalıyordu kocaman bir daire şeklindeki güneş. Güneşi gözkapaklarının ardındaki karanlıktan seyrediyordu.
İliklerine kadar var olduğunu hissetmeye başladı.
Aradan ne kadar süre geçtiğini bilmeden, bir flüt sesiyle kendine geldi. Hafifçe kıpırdandı. Gözkapaklarının ardındaki karanlık koyulaşmıştı. Yavaşça gözlerini açtı. Aşağıda, kabilesinde yakılan büyük ateşi gördü. Flüte eşlik eden ağır aksak ritimli davulun sesini duydu. Güneş, battığı yerden toprağa gömülmüş ve kabilesinin orta yerinden tekrar geceye doğmuştu adeta. Gökyüzünü aydınlatmayan bir güneşti. Başını kaldırmadan önce, gözlerini yeniden kapadı. Gözünü karanlığa alıştırdı. Flüt ve davul varolmanın hüznüne ses vermeye devam ediyorlardı. Başını kaldırdı ve usulca açtı gözlerini kainata.
Binlerce yıldız... Onu bekliyor gibi göz kırpıyorlardı sırayla. Rüzgar, güneşin egemenliğinden kurtulmuş ve artık serinlik üflüyordu ruhlara. Çantasından çubuğunu ve çakmak taşını çıkarıp, çubuğun içindeki otu yaktı. Bir nefes çekti… Çadır kalktı.
Bekledi…
Bir nefes … Kainatın merkezindeydi.
Dolunayın önünden uçan kartalın siluetini uzun uzun seyretti. Flütün anlattığı şey önünde dans ediyordu. Flüte eşlik eden diğer ses, davuldan değil kalbinden geliyordu. Müziğin içindeki rüzgarın, baykuşun, ateşin ve zar zor duyulan sessizliğin melodisini fark ettiğinde üçüncü nefesi çekiyordu. Nefesi dışarı üflediğinde hayaletler görür gibi oldu. Daha dikkatlice baktı fakat duman çoktan silinmişti tablodan.
Ürperti hissetti. Başını indirip kabilesinin çadırlarına ışık veren ateşe baktı. Davulun ritmi daha da aksaklaşmıştı. Hayır… Davulun sesi durmuştu. Çadırlara ışık veren ateş onları yakmaya başlamıştı sanki. Baykuşun çığlığı insanların çığlığına karıştı. Kartal, dolunayın önünde delice dönüyordu. Ateş çadırların ortasında değildi artık, çadırlar ateşin ortasındaydı.
Donup kaldı. Davulun yerine geçen kalbi hızla çarpıyordu zihnine. Ruhu bedenini zorluyordu: Atla aşağı.
Ayağa kalktı.
Donup kalmıştı.
Neydi bu?
Cevap, ilk defa duyduğu bir dilde geldi…
Bu hayaletler kimdi?
Dik yamaçtan nefesini tutarak, merakla karışık korkuyla ağır ağır inmeye başladı. Cesareti henüz ortaya çıkmamıştı. O nefesini tutup, aşağıya yaklaştıkça çığlıklar azalmaya başladı. Aşağıya adım attığındaysa, artık hiç kimseden ses çıkmıyordu; ne rüzgardan, ne baykuştan, ne kabilesinden, ne hayaletlerden…
Dev bir ateş dağının önünde sessizce ayakta duruyordu. Yüzüne değen sıcaklık, gözyaşlarını buharlaştırıyordu.
Güneşin önünde duruyordu. Ağzını açıp, kime olduğunu bilmeden “Niye?” diye sordu, kendisinin bile duymadığı bir sesle. Yıldızlar sönmüştü. Karanlık, zifiri karanlığın içine çekilmişti. Tam ayaklarının dibinde batmıştı güneş. Kabileyle beraber de toprağa gömülüyordu. Bir daha doğmayacaktı. Fakat, doğduğundaysa kabilesi ona “hayaletleri” gösterecekti, güneşin içinden işaret edeceklerdi.
Sabah güneşinin doğmasıyla ateş geri çekilip söndü. Her sabah öten baykuştan, kartaldan ve esen rüzgardan ses çıkmıyordu. Hepsi susmuş, onu izliyorlardı. Simsiyah küllerin hemen dibinde yıllarca bu acıyı seyretmiş bir ağaç gibi duruyordu. Simsiyah parlak gözlerinde simsiyah mat küllerin aksi. Rüzgar onu eğememişti.
İlk adımı attığında, kartal acı bir çığlık gönderdi yeryüzüne. Yanmış çadırlar, yanmış insanlar. Yarı çıplak, boğazı kesilmiş kadınlar. Bebekler. Ağlayan bir bebek. Direğe bağlanıp kalplerine mızrak saplanmış gençler, babalar, kocalar, kardeşler… Kafa derisi yüzülmüş yaşlı kabile reisi…
Hayatlar… küllerin altına gömülmüş.
Kartal acı bir çığlık gönderdi gökyüzüne. Başını kaldırıp baktı. Ölümü aydınlatan kızgın güneş… ve onlarca akbaba.
İfadesinde hiçbir değişiklik olmaksızın, yerden kırık bir testi parçası buldu. Ve kabilenin hemen yanıbaşında mezarlar açmaya başladı.
Tek tek cesetleri gömdü. Annesini, babasını, tüm arkadaşlarını, çocukları, büyüklerini kendi elleriyle gömdü…
Akbabalar ilişmediler.
Akşam olduğunda, ovanın üzerindeki tüm bulutlar, onun yerine usulca ağladılar.
O gece yıldızların gözleri kapalıydı, göz kırpmadılar.
Dik yamacın üstünde ufak bir ateş yaktı.
Kabilesi yoktu.
Flüt yoktu. Davul yoktu. Kartallar susmuş, rüzgar durmuştu.
Tüm hayvanların bakışları onun üzerindeydi. Ölüm sessizdi.
Ateş, ruh üflüyordu ağır ağır bileylenen baltaya.
Güneş, sabah olduğunda herkesin üzerine doğacaktı.
Bebek uyuyordu.
O yıl Yılan Yılı’ydı.
O gün sıradan bir gündü. ---
Iraklılara…
Filistinlilere…
Ugandalılara…
Bosnalılara…
Orta-Asyalılara…
Afrikalılara…
AfroAmerikalılara…
Nagazakililere…
Cezayirlilere…
Londralılara…
Manhattanlılara…
Vietnamlılara…
Bütün bu olanları görenlere…
Kardeşlerime…
Adem Babamıza.
Duran uruç / Siyah kahve
Etiketler: Düşünce
İyi günler. Ben bir gerizekalıyım.
Pantolonlarım hep kısadır, şortlarım da uzun.
Sabahları kahvaltıda yumurtalı kıymalı pide yerim. Günde 2,5 litre kola içerim. İçmeden önce çalkalayıp asidini kaçırırım. Kaşar peyniri tekerleğini dilimlemeden, ısırarak yerim. Sokakta kendimden on yaş küçük çocuklarla oynarım. Yarısını döverim. Anneleri de beni, ellerinde oklava, mahallede kovalarlar; kaçarım ve hep camiye sığınırım. Mahalle çok şenlenir. Camide hocadan önce tekbir getirip cemaati yanıltırım. Müezzin kıl kıl baksa da, Mahmut hoca bi’ şey demez bana.
Cebime pekmez döker, elimi batırır batırır yalarım. Bazen pantolonumun arka cebine tahin dökerim. Arka cebine dökerim, çünkü öbür elimin batmasını istemem. Bu temiz kalan elimle ya burnumu karıştırır gibi yaparım ya da, mevsimiyse, kaysı ağacının dalından çağla koparmaya çalışırım. Mevsimi değilse burnumu gerçekten karıştırırım.
Ben salağın tekiyim. Terlikle BMX (bemeks bisiklet) sürerim. Frenleri olmayan bisikletimi durdurmak için ayağımın altını arka tekerleğe sıkıca yapıştırırım. Bazen BMX’imi durduramadığım zaman kendimi yere atarım.
Bakkaldan plastik top alırım. Hemen ortadan ikiye keserim. Bir yarısını kafama şapka yaparım. Öteki yarısını cebime koyarım. Kafamdaki şapkadan gelen petrol kokusu başımı döndürür. Bayılmadan önce caminin çeşmesine koşup yüzümü yıkarım. Camideki dut ağacına çıkarım. Çeşmeye gelen çocuklara şerbetli şerbetli tükürürüm. Cebimden topun diğer yarısını bu çocuklardan birine hediye ederim. Öbürlerini sallamam.
Ablamın Ferdi Tayfur kasetlerinin üzerine kendi sesimi kaydederim. Komşunun çocuklarına, ekmeğin arasına kahverengi ayakkabı boyası sürüp, üstüne biraz da şeker atıp, yediririm. Geceleri sokağa inebilmek için, balkondan aşağı mandal atarım. Getirme bahanesiyle gidip iki üç saat gelmem. Müezzinin lojmandaki evinin balkonuna kızkaçıran atarım. Babam beni dövdüğünde kendimi mahsus yerden yere çarparım, iyice yuvarlanırım. Ya da, dövdükten sonra birden ayağa kalkarım, bağıra bağıra “Zahidem kurbanım”ı söyleyerek apartmanın içinden aşağıya fırlarım. Karnım acıkıncaya kadar da gelmem.
Bebeler maç yaparken beni almazlar. Kenarda bir süre seyrederim yalandan. Sonra, mesela, birisi gole giderken sahaya girerim topu elime alıp, arkama bakmadan koşarım.Benle bilye de oynamazlar. Yendiğim bilyeleri gider Bahrigilin binasının lağım kuyusuna atarım; gıcıklığına.
Düğünleri çok severim. Düğünleri uzaktan seyrederim ilk önce. Sonra adım adım yaklaşırım çalgıcının, oynayanların olduğu ampullerin altına. Bir saatte 10 metre anca gelirim. Herkesi yavaş yavaş tedirgin ederim. İlk önce çalgıcılarla ilişki kurarım. Beni zaten hemen severler. Çalgıcılar bana sahip çıktığı için düğün sahibinin akrabaları da beni kovamazlar. Bu akrabalar ekseriyetle eniştelerden oluşur. Çalgıcılar bana rakı içirirler. Kafam anında güzel olur. Çıkarım oynarım, türkü söylerim; Mihriban. Yaş pasta yerim. Fıstık leblebi lokum yerim. Meysu içerim. Sonra eve giderken eve balkondan girmeye çalışırım, tam girerken aşağı düşer hastanelik olurum. Mahalleli iki gün rahat edecekken, ben hastaneden çıkar gelirim. Demin söylediklerimi bu sefer alçılı ayağımla yaparım.
Ama ilk önce, bebeleri korkutmak için, alçılı ayağımla it eniklerine teperim. Küçük bebelere de iki bağırırım. Aynı günün gecesinde, annemgil misafirliğe gidince, evde, müzik setinin sesini sonuna kadar açıp, Salif dayımın Almanya’dan getirdiği, DJ Tiesto diye bir CD dinlerim. Hoparlörleri pencerelerin önüne koyarım.
Sonra kral gene benim.
Mahalleyi zıplatırım.
Etiketler: Düşünce
Yine bir şeyler hissetmiş olmalıydı.Aramıyordu yine. Benimse hiç içimden gelmiyordu ne aramak ne sormak. Suçluydum çünkü aldatmıştım onu. Bilerek ve isteyerek. Üstelik düşüncede.
Yatakta aldatmak başkaydı. Bakışlar vahşice birbirini bulur, bedenler + ve - kutuplar gibi birbirini çekerdi. Tutkuydu bu anlıktı göstermelikti sadece. Birbirlerini asla bir daha böyle tutkuyla okşamayacaklardı ihtiyaçtı sadece. Ama düşüncede aldatmak farklıydı. İlk gençlik çağlarında anne ve babasından gizli sigara içerken yakalanmak gibiydi. El çabukluğuyla izmaritten kurtulabilirdin ama koku seni ele verirdi. İs gibi sinerdi üzerine düşüncede aldatmak. Belli etmek istemesen de is kokusunu yok etmek için bir dolu parfüm sıkar gibi kocaman, 32 dişli bir gülümseme yapıştırırdın yüzüne. Ama ağlamaklı sesin titreyen göz bebeklerin seni ele verirdi.
Düşüncede aldatmıştım onu. O kafasız, dertsiz tasasız. konuşmayı bilmeyen, anını yaşamaya gönüllü, boş vermeyi bile boş vermiş, kaygısızlar kralıyla aldattım onu hem de düşüncede. Yok aynalara bile bakmaya yüzüm yok. Kalemimle dertleşir oldum. Kimselere anlatamam derdimi, inandıramam kimseyi. Nedendi, nasıldı ben bile veremezdim bu cevapları kendime.
Anlamış olmalıydı bu kesindi. Akbabalar nasıl duyarsa leşin kokusunu o da duymuştu aşksızlığın kokusunu. Başlamamalıydım bu ilişkiye. Biliyorum başlamasam neden, ne kaybederdin ki derdi o ses. Belki öbür yarındı o derdi. Ne güzel buluşuyordu gözleriniz. Nasıl da benzetiyordun onu karşıdan gelen yabancıya. Kalbin pır pır atıyordu ama gelenin o olmadığını anladığında yüzünde pervasız bir gülümseme beliriyordu. Gelenin o olmadığına sevinip üzülse miydin bilmezdin hiç. Çünkü gururun vardı. Ya anlarsaydı heyecanını ya seni hatırlamayacağı tutarsaydı. Varsın anlasın heyecanını ne kaybederdin kendiliğinden. Seni hatırlamaması olanaksız çünkü okurdun gözlerinden sana çivi gibi çakıldığını.
Başlamamalıydım bu ilişkiye. Çok deliceydi çünkü kocaman bir hortum gibiydi. Güç bela tutunsam bile eninde sonunda içine çekiyordu kurtaramıyordum ne seni ne kendimi. Sen de ben de sonunda savrulduk iki ayrı yana.
Şimdi çarnaçar arıyoruz birbirimizi. Sen göğün en ucunda ben yerin en dibinde.
Şimdi geldik kırılgan aşk şarabını en dibine.
Ebru Uygur / Siyah kahve
Etiketler: Düşünce
Sen çok kırılma sakın,İnsanlar seni üzmek için ellerinden geleni yapacaklardır,Bunu iyi bil ki,İnsanlar seni üzdüğünde çok kırılma sakın. Bir insana bakınca ne görürsün? Cenneti mi yoksa sonu bulunmayan labirentleri mi? Bir insana bakınca kendinden ne görürsün peki? Yüzünün yansımasını mı yoksa yalnızca ruhununkini mi? Bir insanda kendini tanıyabilir misin? Küçük de olsa kendinden bir parça bulabilir misin? Bulabilmen için küçük de olsa bir parça bırakmış olman gerekmez mi? Bırakıp da bulamazsan? Çok mu üzülürsün, çok mu parçalar bu durum yaralı ruhunun derinliklerinde yatan insan sevgini? O sevgi azalır mı? Kayıp mı olur yoksa? Daha da kötüsü, daha mı çok seversin, kendini emanet edip de kendini bulamadığın insanı? İnsan kendini, başka insanların gerçeklerinde yaşadığı hayal kırıklıklarıyla tanır. Ne yapması gerektiğini, kırık his dünyasının öğretmenliği eşliğinde keşfeder, kendini yaşadığı hüzün boşalmalarında çırılçıplak bulur, adeta anne rahminde gibidir, sımsıcak ve güvenli. Rahatlar zihin ve düşünür. Duyguları acımasızdır, can yakar, gözler birer kılıç darbesi ile yaşlara boğulur, nefes ısınır, bir kızarma başlar içini saran, boğazın düğümleri sarmaşıkları anımsatır. Ardından kelimelerin sırası kaybolur, sadece anlamları kalır. Bu anlamlar sahipsiz kölelere benzerler, başıboş, disiplinsiz ve tam da olmaları gerektikleri gibi… Düşünceleri, kayıp sözcüklerin sırasız, sahipsiz anlamları oluşturunca, işte o anda, tam da o anda dünya tersine döner… Olması gereken olup da, olmaması gerekenin tam tersi olunca insanlar kendilerini yitirirler. Artık sadece duygu kavanozlarıdır onlar. Sisinde kayboldukları diyarın sihrinden bir parça merhem umarlar. Onları hayata geri döndüren ise özgürlükleri olur. O şekilsiz duygu kavanozları, yeniden, bir bir insanlıklarını bulurlar. Bir kez daha olmaması gerekene ve rutin yaşantılarına kavuşurlar. Bir kez daha olmaması gereken ile yaşayabilmek için sorunsuzca, önce ondan uzaklaşmak, ardından ondan kopmak, yalnızca sevimsiz bir duygu kavanozu olmak, her şeyden arınıp hür olmak gerekir. Derin sessizlikte, öksüz kalmış anlamlara bir kez daha kelimelerini kazandırabilmek için… İnsan, çevresine her baktığında, tanıştığı her bireyde, duyduğu her kokuda, dokunduğu her duyguda, hissettiği her tende, her ruhta bir ayna arar. Bu öyle bir aynadır ki, bakıldığında görülen yalnızca görmek istenilenlerden ibaret değildir. Toplumun öldüren sıradanlığından başkalaşabilmiş kişi bu aynada kendi eksiklerinin yansımalarını keşfeder. Aynadakiler bakan için kendidir, geçmişidir, anıların illüzyonu, hayat felsefesi, aşkları, terk edilişleri, bütünüyle, kişiyi bugün “kendi” yapmış olan her minik zerresidir. İşte bu ayna, insanı temeline kavuşturur, kendine. İnsan başka insanlarda, kendi olmayan ruhlarda kendini anlamaya çalışır. Kendi ruhu, “kendini tanımak isteme” bilinci edinene kadar o denli zorluklar yaşamıştır ki, akıl ziyadesiyle karışır. Mantık beyne ve vücuda yabancılaşır. Ruhu yorgun düşmüştür bile. Başka bedenlerde, bambaşka yüzlerde birer ayna bulmak istemek bundan kaynaklanmaktadır. İnsan, kendini kendinde tanımaya tenezzül edemeyecek kadar korkaktır. Derinlere inmek demek çok yol yürümek, değişime bürünmek demektir. Peki ya bu denli metanetli olabilmek nasıl bir güç gerektirir? İnsanlığın hiçbir medeniyetinin sahip olmadığı, Büyük İskender bir yana Zeus’un bile asla tadamadığı, uykuya dalmak ile uyumak arasında geçen kısa anda dahi ulaşılamayan, doymanın en leziz damlasında senin ufacık bir farkla kaçırdığın bir güçtür bu. Bu güce sahip olması için insanın önce kendine saygı duyması gerekir. Ardından, kendini koşulsuz sevmesi ve tüm tutarsızlıklarıyla kabullenmesi… Kim diyebilir ki sevgili yaşlı dünyamız doğumundan günümüze dek bu kadar erdemli bir ruhu ağırlamıştır? Kim böylesi bir ütopyayı umabilecek kadar cesurdur? Kimse. Ne yazıktır ki bu denli iyimserlik abidesi ne var olmuştur, ne de umulmuştur. Yine de kendi diplerine el değdirmeye ürken güçsüz insanların, kendilerini, başka ruhlarda kaybolarak bulmaya çalıştıkları güçlü aynalarda tanımaya devam edeceklerini umuyorum. İnsanı insandan ayıramayız, insanı insanda tanırız. Her insan doğduğunda delidir,Sevgi seni boğduğunda haykırmanın yeridir,Aşk yarı dolu bardağa benzer, kimi zaman kirlidir,Elin yandı mı kesmek üflemekten iyidir.
Gözde sindel / Siyah kahve
Etiketler: Denemeler
Kımızı hayalini kurduğum dünya..
Mavi topraklar..
Kahverengi denizde dalgalanan bilinmeyen bir sancak...
Beyaz gökte asıllı duran siyah bir ay..
Yanlızlığa koşan sessiz çocuklar..
Ve sonrası..
Güneş nöbeti devrederken ay`a toplanırdık üç-beş arkadaş arka sokakta..
ßir paket sigara ile kafa tutardık geceden sabaha
ßiz kimdik,niçindik,nedendik ...
Ortak bir cevap vardı içimizde dışarı yansıtamadığımız
ßiz kimsesizdik,kimliksizdik
Kimilerine göre kendi iç dünyamızda yaşayan bir şizofrendik...
Etiketler: Şiir
Türk-İslam dünyasının büyük astronomi ve kelam alimi olan Ali Kuşçu, XV. yüzyıl başlarında Semerkant’ta doğdu. Babası Muhammed, ünlü Türk Sultanı ve astronomu Uluğ Bey’in kuşçusu olduğu için, ailesi ‘Kuşçu’ lakabıyla meşhur oldu. Küçük yaştan itibaren matematik ve astronomiye ilgi duyan Ali Kuşçu, devrin en büyük alimleri olan Bursalı Kadızâde Rumî, Gıyâseddin Cemşîd ve Muînuddîn Kâşî’den matematik ve astronomi dersi aldı.Daha sonra bilgisini artırmak için Kirman’a gitti. Burada Hall-ü Eşkâl-i Kamer (Ay Safhalarının Açıklanması) adlı risale ile Şerh-i Tecrîd adlı eserini yazdı.Ali Kuşçu, Semerkant ve Kirman'da eğitimini tamamladıktan sonra Uluğ Bey'e yardımcı ve rasathanesine müdür olmuştu. 1449'da hacca gitmek istedi. Tebriz'de Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan kendisine büyük saygı gösterdi ve Fatih'le barış görüşmelerinde yardımını istedi. Ali Kuşçu, Uzun Hasan'ın sözcülüğünü yaptıktan sonra Fatih'in davetiyle İstanbul'a geldi. XV. yüzyılın ilk yarısında, Semerkant, dünyanın en önemli bilim merkeziydi.
Uluğ Bey Rasathanesi, gök bilgisi araştırmaları için en doğru sonuçları alıyordu. Rasathanenin genç müdürü Ali Kuşçu, gece gündüz demeden çalışıyor, bilimsel gerçeklere yenilerini katmak için uğraşıp didiniyordu. Gökyüzü bilgisi (astronomi), hem değişmez kuralların, kanunların tespit edilmesine yarıyor, hem de gözlemlerle kontrol edilebiliyordu. Otuz yıla yakın bu işte çalışan Ali Kuşçu, bir gün ansızın her şeyi yüzüstü bırakarak hacca gitmeye karar vermişti. Buna da sebep, en olmayacak bir zamanda, sevgili hükümdarı Uluğ Bey'in 1449 yılında öldürülmesiydi. Gürgân tahtının bu bilgin ve kudretli hûkümdarı, kendi öz oğlu Abdüllâtif'in ihânetine uğramıştı. Uluğ Bey, Ali Kuşçu için bambaşka bir mânâ taşıyordu. Her şeyden önce hocasıydı. Ondan matematik ve astronomi dersleri almış, eserlerini uzun uzun incelemiş, sohbetlerinde bulunmuş, hâttâ Doğancıbaşısı olduğu için, adının ucundaki “Kuşçu” lâkabı bile böylece yadigâr kalmıştı.Uluğ Bey, kendi kurduğu rasathaneye de müdür olarak Ali Kuşçu'yu lâyık görmüş, henüz tecrübesiz bir çağdayken bu dev rasathanenin başındaki çalışmalarda, ona bizzat yardımcı olmuştu. İşte Uluğ Bey'in bir ihanete kurban giderek öldürülmesi Ali Kuşçu'yu can evinden vuran bir olaydı. Ali Kuşçu bu olayla çok kırıldı. Çoluk çocuğunu toparlayıp Tebriz'e geldi. Uzun Hasan kendisine o kadar saygı gösterdi ki, Konstantiniye Fâtih'i, bir devri kapayıp yenisini açan genç cihangirle ihtilâfında aracılık etmesini istedi. Genç Fâtih'in de bilgin olduğunu, bilginlere büyük saygı gösterdiğini biliyordu. İstanbul'da olup bitenler, kuş kanadıyla Tebriz'e ulaşıyordu. Şiîlerin casusları ve habercileri yalnız padişahın savaş niyetlerine ve hazırlıklarına dair haberler ulaştırmakla kalmıyorlardı. Bunun üzerine Ali Kuşçu, kendisine bunca itibar eden Uzun Hasan'ın dileğini kırmayarak yol hazırlıklarını tamamladı. Semerkant'ta Kızıl Elma olarak bilinen eski Bizantium'a ulaştı. Haberciler; onun geleceğini daha önceden saraya uçurmuşlardı. Huzura kabul edildiği zaman Osmanlı hükümdarından beklemediği kadar iltifat gördü. Çünkü, kendisinden önce, eserleri İstanbul'ca biliniyordu. Uluğ Bey Rasathanesi'ndeki çalışmalarından, Semerkant'a aylarca uzak bulunan İstanbul'daki hükümdarın haberi vardı. Osmanlı tahtında oturan II. Mehmet (Fatih), gayet dikkatli, bilgili, uyanık bir padişahtı. Âdet olan merasimle Uzun Hasan'ın elçisini kabul etmiş, dileklerini dinlemiş, ama hemen geri dönmesine izin vermemişti. Ondan, gelip artık batıya kaymış olan ilim merkezlerini aydınlatmasını, bilgisiyle İstanbul medreselerinde ilim heveslisi gençleri yetiştirmesini rica etti. Bu teklif, Ali Kuşçu için beklenmedik bir iltifattı. Cefâlı olduğu kadar şefkatli olduğunu da bildiği Fatih'in isteği, onun için emir demekti. Ama, ahlâkı dürüst bir ilim adamı olduğunu şu sözlerle ispat etti: “Hünkârım izin verirlerse önce Tebriz'e döneyim. Çünkü burada bulunuşumun gerçek sebebi, Akkoyunlu Hükümdarı'nın elçisi olmaktır. Elçiye zeval yoktur. Gerektir ki, hünkârımın lütûfkâr davetini kabul etmeden önce vazifemi iyi bir sonuca ulaştırdığımı, beni gönderen, bana güvenmiş olan insana bildireyim...” Ali Kuşçu'nun bu mazereti, Fatih'e son derece akla yakın göründü. Padişah; iki şeye birden sevinmişti: Kuşçu, davetini kabul etmişti, gelip buradaki ilim öğrencilerini yetiştirecekti. İkincisi ise, son derece mert ve ahlâklı bir insandı. Her haliyle, medreselerde yetiştireceği gençlere örnek olacaktı. Bu sebeple, bir müddet daha misafir ettikten sonra kendisine izin verdi. Değerli matematik ve astronomi bilgini Ali Kuşçu, sözünü tuttu. İki yıl sonra, ailesini de alarak Tebriz'den hareket etti. Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarından karşılanarak ihtişam içinde İstanbul'a getirildi. Ölümüne kadar da gençleri yetiştirmekle uğraştı. Kuşçu’nun ders vermeye başlamasıyla, İstanbul medreselerinde astronomi ve matematik alanında büyük gelişme oldu. Ali Kuşçu’nun İstanbul’a gelişi önemlidir; çünkü o zamana kadar İstanbul’da astronomi ile uğraşan güçlü bir bilgin yoktu. Ali Kuşçu, Osmanlılar arasında astronomi bilimini yaydı. Ali Kuşçu 1474’te İstanbul’da vefat etti.
ESERLERİ 1- Risale Fi'1 Fethiye (Fetih Risalesi): "Risale Fi-l Hey'e" adlı eserin Arapçası'dır. Ali Kuşçu bu eserin sonuna, gök cisimlerinin uzaklıklarıyla ilgili bir bölüm ekleyerek, Otlukbeli zaferinin bir armağanı olarak Fatih Sultan Mehmed'e takdim etmiştir. Zafer günü tamamlanacağı için "Risale Fi'l Fethiyye" ismini almıştır. Ali Kuşçu bu eserinde, ekliptiliğin eğilimini bizzat kendisi hesap ederek 23 30 13 olarak bulmuştur. Bu değer bugünkü hesaplara göre çok yakındır. (23 27) Eserin ilaveli ve açıklamalı ilk tercümesi 1548'de Seyit Ali bin Hüseyin tarafından yapılmış ve Halep'te basılmıştır. 2- Şerhi Tici Uluğ Bey: Ali Kuşçu'nun astronomiyle ilgili en mühim eseri budur. Uluğ Bey Ziycine dair yazdığı Farsça bir şerhtir. Eser, zamanının en yüksek matematik ve astronomi bilgilerini ihtiva et mektedir, ayrıca eserde astronomi için gerekli olan fiziki bilgilere de yer verilmiştit. Kitabın iki aslı bulunmaktadır. Bunlardan birisi İstanbul Rasathanesi Kütüphanesi no: 113'te, diğeri ise Ragip Paşa Kütüphanesi no: 928'de kayıtlıdır. 3- Risale Fi'l Muhammediye: Cebirden ve hesaptan bahsetmektedir. Fatih'e takdim edilmiştir. Fatih de onu "Fethiye" adlı eserle ciltleterek özel kütüphanesine koymuştur. Eserin son sayfasında Ali Kuşçu'nun kendi el yazması ve imzasından anlaşıldığına göre, kitap 1471 yılında tamamlanmıştır. Eserin aslı Ayasofya Kütüphanesi no: 2733'te kayıtlı olarak bulunmaktadır.Kelâm ve Usul-i fıkıh ile ilgili eserleri1- Eş-Şerhu'I Cedid ale't-Tecrid2- Haşiye ale't-TelvinDil ve gramer ile ilgili eserleri1- Şerhu'r-Risalet-i-vaz'iyye2- Risale fi vazi'l-müfredat3- Unkudü'z-Zevahir4- Şerhuş-Şafiye li'bni I-Hacib5- Fa'ide li-tahkiki lami't-târif6- Risale ma ene kultü.
Bey, Kadizadei Rumi ve Gıyaseddin Cemşid'den aldı. Rivayete göre, bir türlü ilme doymayan Ali Kuşçu, Uluğ Bey ve Kadizadei Rumi'den izin alamama endişesiyle gizlice Kirmatiya gitti. Orada birçok kitabın yanı sıra Nasiruddini Tusi'nin Tecridü'l kelâm adlı eseriyle şerhini de okuma fırsatı buldu ve daha sonra Tusi'nin eserini Şerhut-tecrid adıyla şerhederek Ebu Said Han'a takdim etti. Tekrar Uluğ Bey'in yanına döndüğünde, ona Kirman'da kaleme aldığı Hallü eşkalil kamer (Ay Safhalarının Açıklanması) adlı risalesini sunarak takdirini kazandı.
Bu sırada, zic-i Uluğ Bey'in hazırlanması çalışmalarına katıldı. Kadizadei Rumi'nin ölümü üzerine, Uluğ Bey tarafından Semerkant Rasathanesine müdür tayin edildi. Bundan sonra ilmini ilerletmek üzere Uluğ Bey tarafından Çin'e gönderildiği ve dönüşünde dünyanın yüzölçümünü, ayrıca meridyeni hesap ettiği bilinmektedir.
Etiketler: DüşünürLer
Türk-İslam dünyasının yetiştirdiği büyük bilim ve din adamlarından olan Bîrûnî, bugün İran sınırları içinde bulunan Kas şehrinde 973 yılında doğdu. Harezm Türklerinden olan ve küçük yaşta babasını kaybeden Bîrûnî, kabiliyetleri ve zekası ile hemen dikkatleri çekti. Harezmşah hanedanından meşhur matematikçi Ebu Nasr Mansur, Bîrûnî’yi himayesine alarak yetiştirdi.
Astronomi çalışmalarına 995’te başlayan Bîrûnî, Harezm civarındaki Buşkatir’de, güneşin ve gezegenlerin deklinasyonlarını (meyillerini) tespit etti. Dönemin önde gelen astronomlarıyla birlikte çeşitli rasat çalışmaları yapan Bîrûnî, 44 yaşındayken Gazneli Sultan Mahmut’un himayesine girdi ve çalışmalarını burada sürdürdü. 1011’de Kabil’de çalışmalar yaptı.
Gazneli Sultan Mahmut’un Hindistan seferine, başdanışman ve hazine genel müdürü olarak katıldı.
Hindistan’ın fethinden sonra burada çeşitli ölçümler yapan Bîrûnî, yerkürenin yarıçapını 6.324.66 kilometre olarak, gerçeğe çok yakın şekilde hesapladı ve dünyanın yuvarlak olduğunu, tereddüte meydan bırakmayacak şekilde açıkladı.
Arapça ve Farsça’nın yanı sıra Sanskritçe, İbranice, Rumca, Süryanice ve Yunanca’yı da öğrenen Bîrûnî, astronominin yanı sıra tıp, fizik, matematik, tarih, kronoloji, ve din ilimlerinde de büyük ilerleme gösterdi. Bu bilim dallarında, toplam 196 eser yazdı.
Sahip olduğu bilimsel araştırma metodu sebebiyle, bilim tarihçileri Bîrûnî’yi, bütün zamanların en büyük mütefekkirleri arasında sayar. Yerçekimi kanunu konusunda, İngiliz Newton’dan önce incelemeler yapan Bîrûnî, dünyanın merkezinin cisimleri çektiğini ve bu yüzden, dünya dönmesine rağmen üzerindekilerin boşluğa fırlamadığını izah etti.
Bîrûnî, 1049 yılında Gazne’de vefat etti.
Etiketler: DüşünürLer
Klâsik Türk müziğini kubbe kubbe coşturan, yücelten, ilâhî bir ses, bir nefes olup gönülleri büyüleyen büyük Türk bestekârı Itrî'yi saygıyla anmak gerek...
Bayram Tekbîri ve Salât-ı Ümmiye’siyle minarelerden kandil kandil yere yağan, Na’t-ı Mevlâna'sıyla Mevlâna misali âşık olan, âşkla dolan büyük müzisyen Itrî, yarattığı şaheserlerle, daha çok kitaplarda değil, Türk Milletinin gönlünde ve dilinde yaşamıştır. Bu yüzden doğduğu yıl kesin olarak bilinemiyor.
XVII. yüzyılın ortalarında, yaklaşık olarak 1640 yıllarında, İstanbul’da Yenikapı Mevlevihanesi yakınında, Yayla diye anılan semtte doğdu. Asıl adı Mustafa olup Itrî mahlasını şiirlerinde kullanmıştır. Mustafa, zengin ve kibar bir aileden gelir. Müziğe karşı büyük bir aşkı vardı.
Genç yaşındayken iyi bir öğrenim görerek, zamanın konservetuarları sayılan mevlevîhanelere devam ederek mevlevî olmuş, devrin müzik ustalarından ders almıştır. Bu ustaların başında, büyük bestekâr, Tanburî Hafız Post da vardır.
Itrî'nin ney üflediğine ve Galata Mevlevîhanesinde bir süre neyzenbaşılık yaptığına dair bir hikâye vardır.
Buna göre:
Sultan IV. Mehmed zamanında, İstanbul Galata Mevlevîhanesine Derviş Çelebi, şeyh olarak tayin edilir. Geleneklere uyularak şeyhin posta oturacağı gün, mukabele denen büyük bir ayin düzenlenir. Ayinden önce, dergâh şeyhini tebrik için gelenler, değerli hediyeler de getirirler. Ayinin yapılacağı “Semâhane” bu hediyelerle dolup taşar. Ayin başlamak üzeredir, derken kapıdan soluk soluğa, saz gibi sararmış, boynu büyük, fakir genç bir derviş girer. Herkesin gözü bu dervişe takılır. (Bu da kim?...) diye birbirlerine bakışırlar. Derviş, ince bir tevazu ve edeple, şeyhin elini öper, sonra da koynundan bir ney çıkararak:
Bu neyden başka dünyalığım yok. Bu niyâzımı bir hediye olarak kabul buyurunuz efendim. der ve şeyhe uzatır. Şeyh, neyi alır, öper, dervişe sorar :
Adın nedir senin?
Derviş Mustafa kulunuzum. Itrî de derler.
Bu ney senin mi?
Eyvallah!
Üfler misin?
Eyvallah...!
Itrî ney'ini üflemeğe başlar. Birdenbire sesler susar, tüm davetliler kulak kesilir neye... Bu bir ses, bir nefes değil, yürekten dökülen âşk nağmeleri... Itrî üfledikçe coşar, coşturur, ney inledikçe hıçkırıklar artar, gönüller düğüm düğüm çözülür, koca salonda çıt çıkmaz. Neden sonra Itrî'nin artık nefesi tükenmiştir. Başı şeyhin dizlerine düşer. Şeyh, onu alnından öperek, ayağa kaldırır.
Biz postun bahtında, sen dostun gönül tahtında oturuyorsun. Tanrı âşk derdini arttırsın. Aferin Itrî... diye iltifatlar eder.
Itrî, o günden sonra, bir süre dergâhın neyzenbaşısı olarak, Naat-ı Mevlâna'yı burada besteler.
Itrî, aynı zamanda üstad bir şairdir. Şiirlerini bir arada toplıyan Divân'ı ele geçmemiş ise de; dağınık şiirlerinden bu konuda oldukça ileri olduğu anlaşılmaktadır.
Devrin padişahı Sultan IV. Mehmed, Kırım Hanı Gazi Selim Giray, Itrî'yi takdir eden, onu sarayına alan devlet büyükleri arasında gelir.
Osmanlı Sarayındaki fasıllara katılan Itrî'nin binden fazla eseri olduğu söylenirse de, bugün bunlardan ne yazık ki, çok azı elimizdedir. Dinî eserleri arasında Bayram Tekbiri gerçek bir şaheser olarak, Türkiye sınırlarından taşmış, İslâm memleketlerinde de okunmuştur. Her mevlevî ayininin başında okunan rast makamındaki Naat-ı Mevlâna ise ölümsüz eserlerinden biri olmuş, üç yüz yıldan beri okuna gelmiştir. Dindışı eserleri arasında çeşitli besteleri fasıllarda baş tacı edilmiş, Türk müziğinin çiçekli bahçesi olarak tanımlanmıştır. Güftesi Nef-î'nin olan:
“Tûtî-i Mû'cize-gûyem, ne desem lâf değil...” adlı segâh yürük semâîsi, yine güftesi Nâbi'nin olan:
“Gel ey nesîm-i sabâ, hatt-ı yardan ne haber...” adlı İsfahan zencîr bestesi ve daha otuzdan fazla bestesi ile Itrî, sözde ve sazda, Klâsik Türk Müziği’nin zirvesine çıkmış, adını anıtlaştırmıştır.
Itrî müzikten başka bahçe ve meyveye de meraklı idi. Tabiatı seviyordu. Bahçesinde o zamana kadar görülmemiş çiçekler ve meyveler yetiştiriyor, yeni cinslerde yeni renkler, yeni lezzetler ve yeni rayihalar vücuda getirmek istiyordu. İstanbul’un ünlü “Mustabey Armudu”nu ilk defa Itrî yetiştirdi.
Itrî'nin doğum tarihi kesin olarak bilinemiyorsa da, ölüm tarihi kesindir. Yetmiş yaşına doğru, 1712 yılı Ocak ayında İstanbul'da ölmüş, Yeni Kapı Mevlevihanesi dışına gömülmüştür. Mezarının yeri de kesin olarak bilinememektedir.
Etiketler: DüşünürLer
Mehmet Akif, memleketin en felaketli ve karanlık günlerinde, ümidini günden güne kaybetmekte olan millete “Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!” diye haykırarak Türklerin ruhuna yeniden yaşama ve savaşma atılımı aşıladı.
Mehmet Akif, 1873 yılında İstanbul'da doğdu. İlk tahsilini Fatih Rüştiyesi'nde, orta öğrenimini Mülkiye'nin idadî(lise ) kısmında, yüksek öğrenimini de yatılı olarak Halkalı Sivil Baytar Okulu'nda yaptı.
Baytarlık göreviyle Edirne'ye gönderildiyse de daha sonra İstanbul'a gelerek edebiyat öğretmenliğine başladı. Zira o bir bilim adamı olmaktan çok, bir duyu ve sanat adamı idi. Bir ara Darülfünun'da edebiyat dersleri verdi. Anadolu Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Cumhuriyetten sonra İstiklal Marşı'nı yazdı. 1936'da İstanbul’da öldü.
Mehmet Akif'in asıl adı Ragıf'ti. Bir çeşit ekmek demek olan bu Arapça kelime, harfleri “Ebced” sayılarına vurulunca onun doğum tarihini gösteriyordu. Ancak, babasından başka kimse bu adı kullanmadı. Dört yaşında okumaya başlayan, orta öğrenimi sırasında hafız olan, Farsça'yı bir hocadan, Fransızca' yı da kendi kendine öğrenen Akif, daha Baytar Okulundayken şiir yazıyordu.
İlk şiiri “Kur'an'a hitab”dır ve 1895'te Resimli Gazete'de çıkmıştır. Mehmet Akif, heyecanlı, hareketli, pehlivan yapılı, güreş seven, taş atmayı, spor haline getirmiş bir kimseydi. Uzun zaman yürüyebilmesi, Anadolu'ya geçtiği sırada araç bulamayınca köyden köye yaya gidebilmesini sağlamıştır.
İkinci Meşrutiyet'ten sonra bir ara İttihat ve Terakki genel merkezinde akşamları Arapça dersleri vermişti. Ama Ziya Gökalp'ın milliyetçi fikirlerini benimsemediğinden bu işi bırakmak zorunda kaldı.
Ona göre milliyetçi fikirler, bölücüydü. Önemli olan, toplumları birleştirici bir temeli yaymaktı ki bu da ancak din olabilirdi. Bu sebeple, Eşref Edip'in çıkardığı Sırat-ı Müstakim’de yazmaya başladı. Daha sonra kendisi Sebilürreşad'ı çıkardı. Akif'in bu siyasi düşüncelerinde Mısırlı bilgin Muhammed Abduh'un açık tesiri vardır.
O, islamiyetin ilk devirlerindeki saf ahlak prensiplerine dönülmesini istiyordu. Onun anladığı tevekkül, halk arasında yaygın olan her şeyi miskince Allah'tan beklemek değil, aksine çalışmaktı.
Akif, bu düşüncelerini makale ve şiirleriyle yayıyordu. Ama cumhuriyet ilan edilip de hükümet laiklik prensibini kabul edince bir bakıma küstü ve Mısır'a giderek orada yaşamayı tercih etti.
Şair olarak Akif'in “Konuşma diliyle vezinli sözler” yazdığını görürüz. Aruz vezniyle yazılmış olan birçok eseri, Nasrullah Camii'nde verdiği ahlak vaazından farklı değildir. Çünkü Akif de şiiri toplumun yararına bir araç sayanlardandır. Bununla beraber, din heyecanını konu olarak aldığı zaman “Mesih Paşa İmamı”, “Istiklal Marşı”, “Çanakkale Şehitleri” gibi pek çok eserinde coşkun ve mistik bir lirizm görülür.
Tarihimizin en şanlı sayfalarından bir olan Çanakkale Savaşını onun kadar heyecanlı ve güzel anlatan olmamıştır. “Çanakkale şehitleri için” şiiri asla gücünü yitirmeden yaşayacaktır: “Bir hilal uğruna Yarab ne güneşler batıyor.”, “Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın!.” mısraları üstün güzelliktedir.
Akif'in şiirleri, genellikle hikâye planı üzerinde yazılmıştır. Bunlar ya “Küfe”, “Hasır”, “Hasta”da olduğu gibi kısadır, ya da “Süleymaniye Kürsüsünde”, “Fatih Kürsüsünde” olduğu gibi iç içe geçerek uzar gider. Bu bakımdan Akif, gözlem gücü fazla olan bir gerçekçi roman yazarı gibi davranır.
Şirazlı Hafız Şadi'nin çok tesirinde kalmış, ondan pek çok tercüme yapmış, ayrıca Kur'an'daki önemli ayetleri şerheden, yorumlayan manzumeler meydana getirmiştir .
Milli Eğitim Bakanlığı, 1921'de bir İstiklal Marşı yarışması açmıştı. Buna herkes katıldığı halde Akif'in katılmamış olması dikkati çekti. Kendisine yakın arkadaşları sebebini sordular. Kazanırsa ödül kabul edemeyeceğini bildirdi. Bu şart kabul edildi ve Akif şiirini gönderdi. Aynı yıl Mart ayının birinci toplantısında Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver), kürsüye gelerek İstiklal Marşı'nı okudu. Mehmetçiğin aziz ruhuna ithafını taşıyan şiir üç kere tekrarlatıldı. Üçünde de ayakta dinlendi ve alkışlandı. 12 Mart toplantısında, Akif'in şiiri Milli Marş'ın sözleri olarak kabul edildi. Şair, eserini millete malettiği için Safahat'a almadı.
Mehmet Akif'in İstiklal Marşı şiiri, ünlü bestecilerimizden Osman Zeki Üngör tarafından bestelendi. İlk çalındığı zaman, büyük heyecanla karşılandı ve milli marş olarak kabul edildi.
Büyük şair, 1925'te Kahire'ye gitti. Kahire Üniversitesi'nde Türk Edebiyatı Kürsüsü'nün başına geçti. Onbir yıl orada kaldı ve ölümüne yakın günlerde İstanbul'a geldi ve 27 Aralık 1936'da hayata gözlerini yumdu. Edirnekapı Şehitliği'nde toprağa verildi. Her yıl büyük törenlerle anılan milli şairimiz, milli marşımız çalındıkça hatırlanacaktır.
Mehmet Akif'in şiirlerinin toplandığı Safahat, yedi cilttir. Her cilt, bir kitap özelliğini taşır; Bunlar sırayla “Safahat”, “Süleymaniye Kürsüsü'nde”, “Hakk'ın Sesleri”, “Fatih Kürsüsü'nde”, “Hatıralar”, “Asım” ve “Gölgeler”dir.
Şair, sonradan bunları “Safahat” adı altında 7 ciltlik tek kitapta toplamıştır.
Etiketler: DüşünürLer
Avrupa bir akademi âzaları milletler;
Her biri bir nurlu deha, çünkü ayrı harsı var.
Avrupa bir darülfünun, hocaları milletler;
Her birinin ihtisası, bir örneksiz dersi var.
Bu nurlardan biri sönse medeniyyet loş kalır;
Derslerinden biri durur, bir kürsüsü boş kalır.
Medeniyyet, beynelmilel yazılacak bir kitap;
...
Her faslını bir milletin harsı teşkil edecek.
Medeniyyet bir konser ki birçok çalgı, saz rübap
Birleşmekle bir ahengi ancak tekmil edecek.
Bu kitabın bir mebhasi eksik olsa okunmaz;
Bir âleti yoksa, ahenk gönüllere dokunmaz.
Ziya Gökalp
Etiketler: Şiir
Ey Türk, senin köyün hür bir yuvadır
Çiftlik değil, yoktur beyi ağası
Her köylünün var bir çifti tarlası,
Öz evinde o hem bey hem ağa'dır.
Hiç kimsenin yarıcısı rençberi
Olmaz, ancak olur vatan askeri.
Ümmi değil, muallimsiz kalsa daİmamı yok, gene bilir dinini.
Dost ve düşman kimdir, bilir dünyada,
Doğru bulur... sevgisini kinini.
Ona cami, mektep, kitap yapınız.
Emin kalır hudutta her kapımız...
Lakin ey Türk, bu mesut köy bitiyor!
Mültezimin, faizcinin, tüccarın
Pençesinde diyor beni kurtarın;
Bu üç işi senden çabuk istiyor.
Kaldır a'şar usülünü aç banka
Yap her semtte bir ziraî sendika.
Ziya Gökalp
Etiketler: Şiir
Bilge Kağan, 683 yılında doğdu. Babası Göktürk Devleti’ni yeniden kuran İlteriş Kutlug Kağan, annesi İlbilge Hatun’dur. 8 yaşında babasını yitiren Bilge, 24 yıl boyunca Göktürk Devleti kağanlığı yapan amcası Kapağan Kağan’ın elinde büyüdü.
Bilge Kağan, amcası öldüğünde yerine geçen oğlu İnal’ı devirerek 32 yaşında Göktürk Devleti’nin başına geçti. Devletin yönetimini ele alan Bilge’nin ilk işi iyi bir yönetim oluşturmak oldu. Bunun için, ordunun başına 31 yaşındaki kardeşi Kül Tegin’i, vezirliğe de Tonyukuk’u getirdi.
Bilge Kağan’ın en büyük hayali milletini yerleşik hayata geçirip onları şehirlerde oturtmak idi. Ama buna vezir Tonyukuk karşı çıkarak, “Türkler, Çinlilerin yüzde biri kadar bile değildiler. Su ve otlak peşindedirler. Avcılık yaparlar. Belli bir yerleri yoktur ve savaşçıdırlar. Kendilerini güçlü görünce, orduları yürütürler. Güçsüz bulunca kaçarlar ve gizlenirler. Çinlilerin sayı üstünlüklerini böylece etkisiz kılarlar. Türkleri surlarla çevrili bir kentte toplarsanız ve bir kez Çin’e yenilirseniz, onların tutsağı olursunuz ” dedi.
Bilge Kağan, bir dönem de Türkler arasında Budizm’i yaymak hevesine kapıldı. Tapınaklar yaparak Türkleri Budist yapmak arzusunu taşıdı. Vezir Tonyukuk, bu düşünceye de karşı çıkarak, Budizm’in insandaki hükmetme ve iktidar duygusunu zaafa uğrattığını, kuvvet ve savaşçılık yolunun bu olmadığını, eğer Türk milletinin yaşaması isteniyorsa bu din ve tapınakların ülkeye sokulmaması gerektiğini söyledi.
Bilge Kağan, çok itibar ettiği Veziri Tonyukuk’un tavsiyelerine uyarak, aklından geçen bu planları yapmadı.
Bilge Kağan döneminde Göktürk Devleti’nin sınırları Çin’in Şan-Tung ovasından, İç Asya’da Karaşar bölgesine, kuzeyde Bayırku sahasından Ani ırmağı havalisi ve Batı Demir Kapı’ya (Ceyhun Irmağı’nın yakınında Semerkant-Belh yolu üzerinde) kadar ulaştı.
Önce veziri Tonyukuk’u sonra kardeşi Kül Tegin’i kaybeden Bilge Kağan’ı, Çinlilerle işbirliği yapan bakanı Buyrak Cor zehirledi. Yatağında hasta yatarken, kendisini zehirleten bakan ve yardımcısını öldürten Bilge Kağan, 25 Kasım 734’de öldü.
Bilge Kağan’ın cenazesi 22 Haziran 735 tarihinde büyük bir törenle defnedildi.
Etiketler: DüşünürLer
Fikir ve sanat adamı, şair. 1876 yılında Diyarbakır'da doğdu, 1924 yılında İstanbul'da öldü. Baytar Okulu'nun son sınıfındayken gizli cemiyet kurmaktan tutuklandı. 9 ay hapis yattıktan sonra Diyarbakır'a sürüldü, İkinci Meşrutiyet ilân edilince İttihat ve Terakki Partisi'nin orada şubesini açtı. Sonra Selânik'e geldi, Genç Kalemler dergisine yazılar yazdı, Meşrutiyetten sonra partinin genel merkez kurulu üyesi oldu. 1924'te TBMM'ne girdi. Aynı yıl vefat etti. Büyük bir Türkçü idi.
Ziya Gökalp, çağdaş Türk düşünce tarihinin en büyük düşünürlerindendir. Türkçülük akımının felsefesini yapmış, Türkiye'de millî edebiyatın gelişmesini sağlamış bir sosyolog ve mürşittir.
Tarihin çeşitli medeniyet eserlerini kucağında taşıyan Diyarbakır'da doğdu. Bu şehir, kütüphaneleri, medreseleri ile Anadolu'nun en eski kültür merkezidir. 1876 yılının 23 Mart günü, Ziya Gökalp'in babası vilâyet Evrak Müdürü Tevfik Efendi, evinin selâmlığında oturmuş, eşinin doğum haberini beklerken Çolu Hoca adında bir ziyaretçi geliyor :
“Bu saatte bir oğlunuz olacak, adını Mehmet Ziya koyunuz...” diyor.
Gerçekten, bir süre sonra Tevfik Efendinin bir oğlu dünyaya geliyor, adını Mehmet Ziya koyuyorlar. Ana ve baba, çocuğun yetişmesi için büyük özen gösteriyor. Küçük Ziya, daha yedi sekiz yaşlarında Şah İsmail’leri, Aşık Kerem’leri okuyor. On dört yaşına gelince Ziya Paşaların, Namık Kemallerin eserlerinden zevk almağa başlıyor. Babası Tevfik Efendi ileri görüşlü bir insandır. Ziya'ya okuma zevkini aşılıyor, onu yüce ülkülerle besliyor. Namık Kemal'in öldüğü gün oğluna:
"Bugün büyük bir matem günüdür, çünkü milletin en büyük adamı Namık Kemal öldü. Sen de onun yolundan gideceksin, onun gibi vatansever, hürriyet sever olacaksın", diyor. Psikolojik bir anlayışla yapılmış olan bu telkin, Ziya için bir baba vasiyeti olmuş, ona yön vermiştir.
Ziya Rüştiye Mektebinde okurken babası ölüyor. Onun yerini amcası Hasib Efendi alıyor. Hasib Efendi, İslâm felsefesini iyi bilen, aydın bir insandır. Ziya'ya, İbni Sina, İbni Rüşd, İmam Gazzali gibi büyük İslâm filozoflarını tanıtıyor. Arapça’yı, Farsça’yı ve bilimsel araştırma metotlarını öğretiyor.
Daha sonra ölmüş olan amcasının vasiyetine uyarak kızı ile evlenmiştir.
Ziya, 1890'a doğru İdadi Mektebine giriyor. Kelâm, fizik ve biyoloji okuyor. Birbirine zıt bu iki akım, kafasında hakikat şimşekleri yerine derin bir şüphecilik doğurmuştur.."İnsan" denen ve kalbin biricik pınarı olan faziletli varlığın âciz, hürriyetsiz, iradesiz, "madde"den yapılmış bir makine olmasını aklı almıyor. Bin bir tehlike ile tehdit edilen, fakat bunun farkında olmayan Türk milletinin istibdattan nasıl kurtulabileceğini düşünüyor. Bunun için bir mucize gerekmektedir. Bir ümit felsefesi arıyor. O günkü Türk toplumunun problemlerini ele almayan tasavvuf ve kelâm bilimleri ona bu felsefeyi vermekte yetersiz kalıyor.
O, zihnindeki ülkülerine ulaşmak kararındadır. Amcasına haber vermeden gizlice İstanbul'a gidiyor. O zamanın parasız okullarından biri olan Baytar Mektebine yazılıyor. Bu arada tıbbiyelilerin kurmuş olduğu gizli cemiyete girmeyi de ihmal etmiyor. Yol harçlığı olarak kendisine gönderilen paraları, yardım olarak gizli cemiyetlere veriyor. Bazen kendisi günlerce parasız kalıyor. Baytar Mektebinin son sınıfında iken, istibdat aleyhindeki gizli hareketlere katıldığı için tevkif ediliyor. 1900 yılında Taşkışla'da dokuz ay hapsedildikten sonra, Diyarbakır'a sürgüne gönderiliyor.
Ziya Gökalp daima sade bir hayat sürüyor. Meşrutiyetin ilânına kadar gelip geçici birkaç memurluktan başka bir işle meşgul değildir. Amcasının bıraktığı servetin büyük bir kısmını Diyarbakır'a sürülmüş olan hürriyet mücahitleri için harcamış, mallarının yarısından fazlasını ve kıymetli eşyalarını da satmıştır. Parayı sevmiyor. Durup dinlenmeden okuyor, yazıyor, düşünüyor; kendi düşünce dünyasında yaşıyor.
1908 yılında Meşrutiyet ilân edilince, İttihat ve Terakki Cemiyetinin Diyarbakır şubesini açıyor. Bir süre sonra, bu cemiyetin Selânik'te toplanan 1910 yılındaki kongresine Diyarbakır delegesi olarak katılmış, Merkez-i Umumî üyeliğine seçilmiştir. İttihat ve Terakki mektebinde sosyoloji okutuyor.
Ali Canip'le Ömer Seyfettin'in çıkardıkları Genç Kalemler dergisine yazı yazmaya başlıyor. Yazılarında kullandığı takma adlardan biri de Gökalp'tir.
Ziya Gökalp, otuz beş yaşında bir genç düşünür iken, basını ve aydınları etrafına toplayan bir kutup haline gelmiştir. Dış görünüşü ile çok şey vaat etmez. Münzevî ruhlu, çekingen ve alçakgönüllüdür. Çünkü o, tombul, ablakça yüzlü, düşük bıyıklı, badem gözlü bir adamdı. Uygur minyatürlerine benzerdi.
Fakat konuşmaya başlayınca hemen fark edilirdi ki o, ince zekâsı, derin ilmi ve olağanüstü ikna kabiliyeti ile bir fikir ve mücadele kuvveti, bir mürşittir. Konuşması yavaş ve sakindi. Düşüne düşüne söyler, ama karşısındakileri mutlaka etkisi altına alırdı. Çünkü her söylediği söz, akıl ve mantığa olduğu kadar bilimsel gerçeklere de uygun görünürdü. Verdiği dersler, herkese açık olur, büyük bir ilgiyle takip edilirdi...
Genç Kalemler Dergisinde dil, felsefe ve sosyolojiye ait makaleler yazıyor. Bu derginin ele aldığı Türk dilinin sadeleşmesi davasını bilimsel olarak inceliyor. Bu dava daha önce Tanzimat yazarlarınca da ileri sürülmüş, ama söz ve dilek halinde kalmış, pek dar ölçüde uygulanmış, yazı dili ile konuşma dili birleştirilememiştir.
Ziya Gökalp, sade dil akımını savunurken, İslâm kültürü arasında gitgide benliğini kaybeden Türklüğü kurtarmak istiyordu.
Ona göre sade dil, ilmî ve millî bir zarurettir. Osmanlıca ile Türklük kaybolmuştur. Çünkü dil, milliyetçiliğin temelidir. Hukuk, ahlâk, güzel duygular gibi bütün değerler dille anlatılır. Millî kültürün yayılması, dilin sadeleşmesi ile gerçekleşir.
Vatan manzumesinde, vatanı dille ne güzel uzlaştırır:
Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar namazdaki manasını duanın.
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur'an okunur,
Ey Türk eli, işte senin orasıdır vatanın.
Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Hüdanın.
Dilin sadeleşmesi prensiplerini de etraflıca ele alıyordu. Türkçe yaşayan dildi. Karşılığı bulunan Arapça, Farsça kelimeleri, tamlamaları ve bu dillerin dilbilgisi kurallarını Türkçe’den atmak gerekirdi.
Arapça’ya meyletme,
İran'a da hiç gitme
Tecvidi halktan öğren,
Fasihlerden işitme.
Başka Türk lehçelerinden kelime almamak, kökü Türkçe de olsa ölü kelimeleri Türkçe’ye sokmamak lâzımdı.
Türkçeleşmiş Türkçe’dir,
Eski köke tapmayız.
Ziya Gökalp'e göre ölü kelimeleri dile sokmak, dilin tabiî gelişimine ve kendi öz kurallarına aykırıdır. Türk halkının bildiği her kelime millidir. Bu fikirler Ömer Seyfettin, Falih Rıfkı Atay, Orhan Seyfi Orhan, Halit Fahri Ozansoy gibi yazarları ve şairleri aydınlatmış, Türkiye'de millî edebiyat akımının gelişmesine sebep olmuştur.
Ziya Gökalp, Osmanlı İmparatorluğunun çöktüğü devrin fikir anarşisi içinde gidilecek yolu gösteren bir düşünürdür. Türkcülüğün esaslarını, batının bilim anlayışı ile incelemiş bir sosyologtur. Yaşadığı devirde, Osmanlı Devleti idaresindeki Türk olmayan unsurlar millî benliklerini duyuyor, Türklerden ayrılmak istiyorlardı. Türkler ise Türkçülük, Osmanlıcılık, İslâmcılık gibi üç cereyandan hangisini seçmek gerektiği hakkında millî bir şuura erememişlerdi.
Bu üç cereyanı ilk defa uzlaştıran mütefekkir Ziya Gökalp'tir.
Gökalp'e göre, Türkiye için en lüzumlu şey, millî şuurun uyanması ve asrın gidişine uyulması idi. Modern olmak, batının ilmini, tekniğini kabul etmek demektir. Hem doğu, hem batı ilmi diye iki ilim, iki anlayış olamaz. Darülfünun batı anlayışına göre düzenlenmelidir. Şer’iye mahkemeleri kalkmalıdır. Din, vicdan mevzuudur. Laik bir devlet teşkilâtına ihtiyaç vardır.
O, yıkılmış ve yaşatılması imkânsız ataerkil (pederşahi) aile yerine modern Türk ailesinin kurulmasını istiyor. Bunun sağlanması için eski Türk ailesini bilimsel olarak inceliyor. Ailenin hukuk, iktisat ve ahlâk bakımından teşekkülü için medenî kanunun ıslah edilmesini ileri sürüyordu. Modern aile, nikâh, boşanma, miras konularındaki düşünceleri, bugünkü Türk toplumunda kabul edilmiş esaslardır.
Gökalp’e göre, milliyetçilik fikrinin gelişmesi yalnız Osmanlı tarihini değil, Türk tarihini incelemekle gerçekleşebilirdi. Edebiyatın kaynağı batı değil, Türk folkloru, Türk milletinin hayatı olmalıdır. Millî şuuru uyandırmak için fikir Türkçülüğü lâzımdır. Çünkü medeniyet uluslararasıdır, müşterektir. Fakat hars (kültür) millîdir.
Milliyetçiliği, "Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir." diye tarif ediyor; ekonomi, dil, din, hukuk, ahlâk ve aile bakımından Türkçülüğün izahını yapıyor. Ona göre milliyetçilik, ırkçılık değildir.
Şair olarak Ziya Gökalp, dili sade ve tabii, eğitici yanı güçlü eserler vermiştir. Halk masallarına eğilerek bunları duru bir uslupla herkesin ve bilhassa çocukların anlayacağı şekilde yeniden şiirleştirmiştir. Bir yandan:
Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ü1kedir: Turan
veya:
Atanın içtiği köpüklü kımız
Arpa suyu içme dedi bir Kırgız
derken Sevr paçavrasından, Mondros ve Lozan'dan sonra, o yolun çıkar yol olmadığını anlamış ve Türk Medeniyeti Taihi'ni yazmaya koyulmuştu.
Aynı zamanda o, Turan'ı, Osmanlı birliğini tamamlayan bir ülkü olarak anlıyor. Tarihî determinizmin ortaya çıkardığı bir teşekkül olarak kabul ediyor.
Türkçülüğün Esasları adlı eserinde: "Millet ne ırkî, ne kavmî, ne coğrafi, ne de siyasî bir zümredir...", "...bugünkü duruma göre Türkçülüğün üç mefkûresi olmalıdır. Bunların hakikate en yakın olanı Türkiyeciliktir..." diyor. İkinci mefkûrenin Oğuzculuk, üçüncü ve uzak mefkûrenin de Turancılık yani bütün Türklerin birleşmesi olduğunu düşünüyor.
Ziya Gökalp, memleketimizde modern sosyoloji ilminin kurucusu olarak tanınmış ve Fransız bilgini Emile Durkheim'in prensiplerini uygulamak ve öğretmekle şöhret yapmıştır. Bu, onun bilim tarafıdır.
Tarihe bakışı da bu bütünleyici görüşe uygundur. Türk tarihini Osman Bey'den değil, Milat öncesinden başlatan bu bütünleyici görüşte en önemli özellik, bütün Türk devletlerinin aynı dil ve aynı soydaki insanlar tarafından, aynı görenek ve geleneklerle yaşayan toplumlar tarafından kurulduğu, başka toplumları yönettiği, devlet unvanındaki değişmenin gerçekteki bütünlüğü etkilemeyeceği inancı yatar. Tek aksayan nokta, çağdaş gerçekçiliğe aykırı olarak, artık dil farkları, lehçe farklarını da aşan, töre ve yasaları iyice ayrılmış bu toplumları, tek bayrak altında toplayabilmek düşüncesidir. “Kızıl Elma”, “Yeni Turan” gibi panturanist ülküyü savunan şiirler, bu sebeple, bir sonuç vermemiş, daha doğrusu tek acı son, Enver Paşa'nın Türkistan, çöllerindeki bir ayaklanmaya katılarak öldürülmesi olmuştur.
Gökalp, Mondros mütarekesinden sonra Üçlü Anlaşma Devletlerinin İstanbul'u işgali üzerine İngilizler tarafından Malta'ya sürülüyor (1919-1921).
Malta'da sürgün iken Anadolu'nun elden gitmesi tehlikesini anlamış, realist bir Türkçü olarak, Çoban ile Bülbül'ü yazmıştı.
Çoban dedi: -Ülkeler hep gitse de,
Kopmaz benden Anadolu ülkesi.
Bülbül dedi: -Düşman haset etse de,
İstanbul'da şakıyacak Türk sesi.
Sürgün bitince tekrar Diyarbakır'a dönüyor.
Ünlü düşünür, 1923 yılında, Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Dairesi Reisliği'ne atanarak Ankara'ya gitmiştir.
Gökalp, 1924 yılında, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ikinci seçim devresinde, Diyarbakır mebusu seçildi. Fakat, 48 yaşına rağmen, çok yorgun ve hastaydı. Mebusluk görevi pek az sürdü. Rahatsızlıkları arttı ve tedavi için İstanbul'a geldi. Fransız Hastanesi'ne yatırılan Ziya Gökalp, hekimlerin bütün gayretine rağmen, o yıl, yani 1924'te hayata gözlerini yumdu.
Çemberlitaş'ta, Sultan Mahmut Türbesi etrafındaki kabristanda toprağa verildi. Diyarbakır'da oturduğu ev ise, kendi adına bir müze haline getirildi. Şimdi bu müze Diyarbakır'ı ziyaret edenlerin mutlaka uğradıkları bir fikir ve kültür yuvasıdır.
Ziya Gökalp, bilimsel çalışmalarıyla memlekette az da olsa uyanık bir kuşağın yetişmesine ve kendisinden sonra üniversite eğitimini yürütmesine yol açmıştır. Yeni Mecmua, Türk Yurdu gibi dergilerde yazdığı yazılar onun bir sisteme varma çabasını gösterir. Dilde, ekonomide, güzel sanatlarda, ahlâkta, siyaset ve felsefede Türkü ve Türkçeyi esas alarak kurtuluş yollarını gösterdi.
Ziya Gökalpin çalışmalarının etkisi, on yıl içinde büyük bir sadeleşmeye yönelen dilde görüldü. Sanatta ve edebiyatta görüldü: millî müzik, millî sanat akımları gelişti. Ömer Seyfettin, Halide Edip, Reşat Nuri gibi yazarlar, Yahya Kemal gibi şairler güçlerini onun Türkçülüğün Esasları adlı eserinden almışlardır.
Ziya Gökalp, bunlardan bilhassa Türk Medeniyet Tarihi’ne büyük önem veriyor ve bu eseri, mutlaka bitirmek istiyordu. Fakat tamamlayamadan aramızdan ayrıldı...
Onun yüksek ahlâkını Yakup Kadri Karaosmanoğlu şöyle anlatır:
"Bulutların ve şimşeklerin üstünde berrak sema ile arkadaş olan yüksek tepeler gibi her vakit insan ihtiraslarının üstünde sakin başı, merkez-i umumî azalığında bulunduğu zamanlarda bile bir an gündelik politika adını verdiğimiz sıtmalı dalgalanışların üzerine eğilmedi. Daima yüksek gördü, yüksek düşündü. Her şeyden önce yüksek bir insandı".
Büyük mütefekkirin ölümü ile, Ruşen Eşref Ünaydın'ın dediği gibi: "Mabedimizin üstünde bir meşale söndü, fakat binlerce el o meşaleden kendi meşalesini yaktıktan sonra"!
Etiketler: DüşünürLer
Kağıtlara gömün beni
Güz kokan aşkın sarı yapraklarına..
.Mürekkep gibi solayım ben de
Nun' un noktasında görün gözlerimi
Sonra bir nokta daha
Bir Elif çekin usulca yanıma-
Göklere çıkarken bende bakışı
-Soluna Sin koyun bir sen taşıyan
Üstünde semanın dümdüz tavanı
Biterken yükselsin duam, çileli gibi uzun
Ahımdan parça misali, bitirsin yemini.
Kağıtlara yazın beni
Ya da sivri uçlardan öylece akıtın
Kazayla mesneviye damlamış gibi.
Yatırın bedenimi mermer maktaya
İster kör, ister en sivri bıçakla
Kazıyın lekemi, açılsın yüreğim
Ne kadar düzeltseniz, her hamle daha boş...
Tam ortamda koskoca çatlak
İncecik kamışın bozulmaz kaderi.
Hazırlayın hüzmeden ipek havluları
Dökün üstüne koyu kan deryası
Batırın, çıkarın, alın fazlasını
Boşalsın çatlağımdan kara alınyazım.
İki kelam bulun birbirinden ırak
Biri Leyla kokulu, öbürü Mecnun
Ben o sülüs hattın kıvrımına vurgun
Meşk edileyim ikisinin tam ortasına
Lamelifler semazen, sayfada dönsün dursun
Doldursun yaprakları hikayesi aşkın
Nakşolurken alem, ben hattatın hatası
Kaydolayım ciltlere; aciz, fakir ve durgun.
Ben dururken bu alemde öylece
Her satırda saf tutsun elif, sin ve nun
Her satırda bir tek, bir sen, bir and-ı nar sana tutkun
Her sayfada bir leke, her sefer daha yorgun.
-Bitmeyen bir hikaye, dönen yaprak ve asır
Asra verilen söz, bir asırda her satır
Bir son ki doğranmış, kalemden satır satır,
Adı semadaki engin nar-ı aşkın
Zikri muammayla dolu, meşketmekse bir kahır.
-Simyası sayfaların, mevsimsiz levha yazdı,
Başka sözler yurtsuz, ben ordayken eskaza.
Hikayeden varolmuş, sarı ve munis kurt
Cennetken gözleri, bakışları cehennem
Ruhum aynalarda hapis cesedim dışarıda
O gözlerde mahpus, şavkı düşmeyen gölgem.
Erittiler zakkumu, meşkettiler laleye
Güllerden akıtıp da kazıdılar şiire Sazlıktan eksildi,
yonga yonga son kalem
Yakıldı bir ateş, bir vakitsiz elveda…
Yongalar ateşte, vedayı etti edâ
Yok oldu bir hattat, var oldu bir son,
Sapsarı sayfalarda, kül oldu solmuş hata.
Yüreğinde defnoldu Elif Sin NunYa Fatih,
kapanmış yollara koştun
Yokken yazıldı kalbine üç harf
Yazıldı ciltlere,
Elif,
Sin
ve Nun.
Etiketler: Şiir
Ruhum burada,
Ne meleklerin büyülü fısıltılarını duyabiliyor,
Ne de erguvani cesetlerin dehşetengiz çığlıklarını.
Çaresi yok,
Daha yaşarken öğretmiştin bana.
Tek yön bir sokaktayım
Beni tam bıraktığın yerde,
Araftayım.
Doğacan Doğan / siyah kahve
Etiketler: Şiir
FARABi (870-950) Türk-islam düşünürü... İslam disiplini içinde yetişmiş Türk düşünürlerinin en büyüğüdür.Aristoteles mantığına dayanan usçu bir metafizik oluşturmuştur. Amacı, Aristoteles'i, biraz da Plotinos'un yardımıyla, İslam diniyle uzlaştırmaktı... Bununla da yetinmemiş, İslam dinini de bilimle uzlaştırmaya çalışmıştır.Önceleri Türkistan'da kadılık yaptı, sonra kendini büsbütün felsefeye verdi. Anadili olan Türkçe kadar Arapça, Farsça, Süryanice ve Yunanca biliyordu. Aynı zamanda hekim ve müzikçiydi. Yüzden çok kitap yazmış; Aristoteles, Platon, Zenon, Plotinos gibi Yunan düşünürlerini yorumlamış, bunların görüşlerine kendi görüşlerini katmıştır.İbni Sina ve İbni Rüşd, onun manevi öğrencileridir, ama Farabi'nin ünü onlar kadar yayılamamıştır. (Orhan Hançerlioğlu)Farabi'nin felsefesi özetle şudur: İslam felsefesine zihinciliği getirmekle kalmamış, bu felsefenin ilk kez kapılarını açan da kendisi olmuştur. O, metafiziğe mantık yoluyle ulaşmış, İslam diniyle felsefe arasında sıkı bir ilişki kurmuştur. (Cemil Sena)
***
FARABi: "Hiç bir şey kendi kendisinin nedeni olamaz. Çünkü, nedenin kendisi, oluşandan öncedir."
***
"Hiç bir şey kendiliğinden yok olmaz, böyle olsaydı, var olmazdı."
***
"Erdemlerin en büyüğü bilimdir."
***
"İnsan, bazen bir tesadüfle güzel işler yapar. Bazen de bu güzel işleri isteyerek değil, herhangi bir baskı altında yapmış olur. Böyle yapılan işler, mutluluk getirmez."
***
El-Farabi'nin Hayatı, Felsefi ve Sosyo-Politik Görüşleri: Ebu Nasır Muhammed bin Muhammed bin Tarhan bin Uzlug El-Farabi (879-950) (batıda Alpharabus), Sır-ı Derya’da Faraba şehrinde doğdu. Aristo’nun derin bilgiç çalışmacısı, matematikçi ve doktor olarak ün kazandı. Aristo’nun ve yeni platoncuların çalışmalarının Suriye’li çevirmen ve yorumcularıyla daha yakından tanışmak için Bağdat, Şam, Harran ve Halep’i ziyaret etti.
Yakın ve ortadoğunun ilerici düşünürleri, Aristo’ya büyük bir saygı ile davrandılar. İslâm skolastiği, büyük Yunan filozoflarının metinlerini yanlış anladı. Öyle ki yeni platoncuların ruhunda, yalnızca mantık yorumlandı. Bartold şöyle yazar : “Platon ve Aristo’nun öğretisi (yeni platonculukta sonraki gelişmesiyle) açık fark tamamen oluşmadı; Aristo tarafından gerçekte Platon’un öğretisini tekrar eden teoloji yazıldı.”
El-Farabi, gerçek Aristo’yu tanıdı ve felsefenin gelişme yolunu aristotelesçilik tarafına çevirmeyi amaç edindi. Onun çeşitli yorumcular tarafından ileri sürülen mistik katmanlardan Yunan düşünürlerin öğretisini serbest bırakmayı başardığını söylemek gerekir. Ona henüz hayattayken ortadoğuda “İkinci Aristo” adını vermeleri bir tesadüf değildir.
El-Farabi’nin mirası son derece büyük ve çeşitliydi. O zamanlar tanınmış bütün bilimadamlarının yanısıra ahlâk, politika, psikoloji, doğa ve müziği öğrendi. Ama ilk sırada felsefe ve özellikle mantık vardı. Onun mantık alanındaki çalışmaları, kendisine yakındoğunun bütün ülkelerinde geniş bir ün kazandırdı.
El-Farabi, henüz bazılarını tanıdığımız doğa bilimleri ve felsefe tarihi alanında yaklaşık 100 eser yazdı. Felsefi çalışmalarının önemli bir kısmı, Aristo felsefesinin öğrenimiyle bağlantılıdır. Yeni platoncu Porfiri’nin “İsagog”unun yorumu da ona aittir. Bütün bu çalışmalar, El-Farabi’nin dikkatini Platon ve yeni platoncuların idealizmine değil, Aristo’nun ansiklopedik mirasına ayırmasıyla oluşur.
Ama El-Farabi’nin hareketleri, yalnızca yorumla sınırlanmadı; çok sayıda orijinal çalışmalar da yaptı. En ünlüsü, onun öğretisinin bütün özünü kısa bir biçimde anlatan “Aklın İnci Tanesi” adlı küçük tezidir. Platon’un devlet hakkındaki çalışmalarını etkisiz kılmayan “Namuslu Şehrin Yerlilerinin Görüşleri” adlı tezi de büyük ilgi uyandırır. Bunda yazar, devletin oluşumu ve sosyal eşitsizliğin nedenleri gibi önemli sorulara cevap vermeye çalışır.
“Cevher”, “Zaman”, “Boşluk”, “Platon ve Aristo Felsefesinin Tekliği” tezleri de ona aittir. “Galenos’a Karşı” ve “İon İelopeneski’ye Karşı” adlı eserlerinde Galenos ve İon’u eleştirerek ve Aristo’yu savundu.
El-Farabi, “Gökyüzünün Hareketi” adlı çalışmasını ve psikoloji alanında “Ruh Hakkında”, “Ruhun Gücü Hakkında”, “Çokluk ve Teklik Hakkında”, “Akıl ve Bilinç” tezlerini de yazdı. Bu eserlerin bir kısmı Latince’ye çevrildi ve XVII. yy.a kadar geldi. El-Farabi, yakındoğuda ünlü olan müzik eserleri de verdi.
El-Farabi’nin felsefi görüşlerinin analizi için, onun biliminin bölümlerini incelemek gerekir. El-Farabi şöyle yazar : “Bütün bilimlerin başı olarak eşyalara isim veren, yani cevher kazandıran dilbiliminin olduğunu iddia ediyorum. İkinci bilim gramerdir : O, belirtilen eşyalara nasıl isim verileceğini, konuşma ve sözün nasıl oluşacağını, cevher durumunun ve bu sonuçtan çıkan aksanın nasıl ifade edileceğini öğretir. Üçüncü bilim mantıktır : O, mantık figürlerine göre bilinmeyeni bilmemiz ve neyin gerçek, neyin yalan olduğunu anlamamız sayesinde onlardan yargı çıkarmak için hikâye cümlelerinin nasıl kullanılacağını öğretir. Dördüncü bilim şiirdir.” Sonra El-Farabi öğretim bilimlerini sayar :
“a) Sayı bilimleri (teorik ve pratik),Geometri,Seyir bilimi,Astroloji,Ağırlık bilimi
Beşinci bilim, fiziksel cisimler ve olayların (fiziksel cisimler gök, toprak ve onların arasında bitkiler ve hayvanlardır) bilimi olan fiziktir. Onda doğal ahengini sürdüren 7 kısım vardır : Gök, toprak, ölüm, mineraller, bitkiler, hayvanlar ve ruh. Altıncı bilim, üç kısımdan oluşan metafiziktir :
Gerçek eşyalarla oluşan gerçek dünyanın incelenmesi,Özel teorik bilimlerde kanıt prensiplerinin incelenmesi,Cisimden oluşmayan ve cisimde son bulmayan gerçek nesnelerin incelenmesi.
Yedinci bilim, çeşitli hareket tiplerini ve insan isteklerinin hareketlerini, hareketi oluşturan ve gelenekleri kullanan belirli amaçları inceleyen devlet bilimidir. Bu bilim iki kısımdan oluşur :
a) Mutluluğun belirlenmesi,b) Karakter özelliklerinin, hayat ve hareket yapısının belirlenmesi.
Sekizinci bilim Müslümanlık hakkı ve dokuzuncu bilim de ilahiyattır.”
El-Farabi’nin ileri sürdüğü bilimlerin sınıflandırılması, Aristo’nun incelediği tarzın aynısıdır. Aristo’nun bilim sınıflandırmasını güçlü bir şekilde destekleyen El-Farabi, tarihi duruma göre Müslümanlık ve ilahiyat bilimlerini içine alır. Bu, en şiddetli fikir savaşı halini alanların çevresinde felsefi problemler içinde, Yunan okullarında doğa bilimleri örneğinde temelde çözümlenen, yakın ve ortadoğu ülkelerinde de İslâm dinine göre çözümlenen tek ve genel problem olmasıyla açıklanır.
Filozoflar, o zamanlar Allah’ın doğayı, nitelikleri ve onun hayat ilişkisi hakkında sert bir şekilde tartışıyorlardı. El-Farabi, bu konuda hangi durumu tutuyordu?
El-Farabi, her varlığı iki tipe ayırmıştır. Şöyle yazar : “Varlıklar, iki tipten oluşur. Birinci tipe, varlıkları gereksiz olmayan özden çıkan maddeler aittir. Bu tip maddeler «olası gerçek» adını alırlar. Diğer tipe, daima ve gerekli varlıkları ortaya çıkan özden oluşan maddeler aittir. Bu tip maddeler «gerekli gerçek» adını alır.” Olası gerçek nedir?
El-Farabi, var olmak için neden olması gerektiğini; eğer bir şey var olacaksa, kesinlikle diğerinin yardımıyla olacağını söyler. Işık, gerçekte sadece güneş olduğunda var olur. O, güneş varsa var olabilir, ama kendi doğasında gerekli varlık olmaz. Eğer güneş varsa, o zaman ışık kesinlikle var olur. Bu olası varlık, birinci nedenin varlığını gösterir, zira olası maddeler sürekli zorunluluğa, yani birinci varlığa gelir. Demek ki olası maddelerin amacı, sanki uzak değilmiş de, ona varlık verene gerekliymiş gibidir. Çünkü maddeler, kendi kendine varlık veremez; onlar için sürekli onlara varlık veren kesin bir varlık olmalıdır.
El-Farabi mutlak varlıktan ne anlıyordu? Filozof şöyle cevap verir : “Doğasıyla belirtilen varlık, eğer var olmayan olarak farzedilirse, bu soyuttur. Onun varlığı, onun dışında olamaz. O, maddelerin varlığı için birinci neden olur.”
El-Farabi, mutlak varlıktan soyut varlık, yani nedensiz varlık, her tür eksiklikten özgür, en değerli ve en eski varlık, her tür madde ve biçimden bağımsız olarak tanımladığı Allah’ı anlıyordu. “O, sentezle olmaz. Allah tektir ve O’nun ortağı yoktur. Eğer tek olmasaydı, o zaman diğerleri hayatın mükemmelliğinde ona benzerlerdi; ama bu mümkün değil; O, bir yönden farklıdır. Bu bakımdan onlardan her biri diğerinden farklıdır, onların varlığının parçasını oluşturur, öyle ki onlarda genel olan diğerinde özeldir. O zaman parça (sentez) birliği olurdu, bu da imkânsızdır. Allah sadece olur, onu belirlemek (sınırlamak) mümkün değildir, zira belirleme sentezdir.” Allah, El-Farabi’ye göre yarattığı dünyadan uzaktır. El-Farabi, Aristo’nun, Allah’ın kendi varlığı dışında kalan ayrıntılarını bilmediği düşüncesini benimsedi.
Bu şekilde felsefenin genel sorununu ideolojik ve teolojik ruh içinde çözen El-Farabi, sonradan çözümünü ilk baştaki kararında değişiklik yapan ve idealist karardan ayrılan, teolojik katmanlar kütlesi arasında materyalist fikirlerini gerçekleştiren kayıtlar ve yorumlarla donattı.
El-Farabi, bütün hayat sistemini Yunanistan’ın eski filozoflarının benimsediği teoriye uygun olarak kurar. Hayat, birbirini tamamlayan, yıldızların gösterdiğinden daha uzak karesel biçimli gökyüzünün bileşimidir. Geri kalan gök yüzlerinden her biri, gezegenlerden birini içine alır. Dünyanın sekiz gökyüzünün hepsi merkezindedir. El-Farabi, bu sisteme hareketsiz yıldızların gökyüzünde yayılan gökyüzünü ekledi ve ona ilk gökyüzü dedi. Aristo, göğün hareket nedeninin Tanrı olduğunu söylüyordu. “Her gökyüzü akla, her hareketsiz gezegen de akıllı ruha sahiptir.”
El-Farabi, gök yüzlerinin hepsini, onların hareket etmesini düzenleyen bir ruhu olduğunu sanıyordu. Bu ruhlar, gücünü göğün aklından alır, zira bütün akıllar, güçlerini hareketin ilk uyarıcısından alırlar. El-Farabi şöyle der : “Daha gökyüzünün ve yıldızların hareketinde herhangi bir rol oynamayan onuncu hareket bilinci vardır. Hareket bilinci, ayın yörüngesinde bulunan, yani varlık ve yokluk dünyasının yörüngesinde olan dünya anlamına gelir. Bu bilinç bir taraftan dünya ruhlarının varlık nedeni, diğer taraftan dört temel elementin (yani suyun, havanın, ateşin ve toprağın) gökyüzü yardımıyla varlık nedeni olur. Gökyüzünün hareketinden ve onlardan birinin diğeriyle ilişkisinden çeşitli oranlarda ve karakter bakımından çeşitli hareketlerle karışan dört element ve sonuçta beden oluşur. Dört elementten oluşan beden, onun tarafından hareket yeteneği veren sıcak ve soğuk gücüne, bir de onun tarafından hareketi kavrama yeteneği veren nemlilik ve kuruluk gücüne sahiptir.”
El-Farabi’ye göre bütün beden, ilk madde ve biçimden oluşur. Biçimin temeli, biçimi taşıması için yaratılan maddedir. Madde, değişim ve gelişimi içinde ilk nedenden bağımsız ve sonsuzdur. Burada El-Farabi, Aristo’nun ebedi dünya teorisini izlemiştir. Ama İslâm dogmasının sınırlarını aşmamak için, Aristo’nun dünyanın ebediliği teorisini, dünyanın yaratılması dini öğretisiyle uzlaştırmayı denemiştir.
El-Farabi’ye göre dünya, gerekli bir sıra halinde basamaklar yoluyla biçim ve maddenin oluştuğu ilahi bir yerdir. El-Farabi, Tanrı’yı doğanın kendi kendine, onun süreçlerinin ise karakter bakımından doğal olduğunun altını çizerek ilk nedenden dünya yapısı olarak farzeder. Maddenin, biçiminin değişmesine rağmen sürekli bir temeli olduğunu söyler.
Bu şekilde El-Farabi’nin felsefesinin başlangıç prensipleri, doğa olaylarının açıklanmasında acıyı ve Tanrı’nın mutlak kudretini dogmatik olarak örnek göstermekten ileri gitmeyen İslâm skolastiğine karşı yönelmiştir.
Dünya, El-Farabi’ye göre maddi cisimlerden oluşur : Ateş, su, toprak ve onlarla aynı türden buhar, alev, taşlar ve onlarla aynı tür cisimler, bitkiler, hayvanlar. Akıldan yoksun ve akıllı canlılara doğal cisimler adını verir.
El-Farabi’ye göre ilk elementlerin çeşitli karışımları, evreni biçimlendirir. El-Farabi şöyle der : “Bu şekilde gök cisimlerinin hareketi, bu oluşumların birbirine etkisiyle birleşir ve bu birleşimden büyük diğer karışımların ve birleşimlerin çokluğu ortaya çıkar. Bu karışımların her tipinde çok sayıda bireysel cisim oluşur. Gök alanı altında bulunan doğal cisimlerin varlığının nedenleri bunlardır.”
El-Farabi, bütün doğa olaylarını, doğa kanunlarından yola çıkarak açıklamaya çalışır. Şöyle yazar : “Bütün gök cisimleri, özellikle harekete geçmeleri sayesinde genel bir doğaya sahiptirler.”
Bilimadamı, bütün doğa olaylarının nedenlerini gök cisimlerinin yer değiştirmelerinde arayan astrologları eleştirir. Sanki bazı yıldızların mutluluk, diğerlerinin de mutsuzluk getirdiği düşüncesini yanlış sayar. Gökyüzünün doğası her yerde ayrıdır. Onun fikrine göre sadece astronomi ve matematik gerçek bilgiler verir. El-Farabi, Aristo’nun “Ahlâk” eserinin yorumunda en yüksek yararın, sadece bizim dünyamızda olduğunu yazar.
El-Farabi’nin akıl öğretisi büyük ilgi çeker. “Akla Dair” adlı tezinde, ilahiyatın rasyonalist ruhunun oluşumu olarak insan aklını inceler. “Ruh sadece o zamana kadar ihtimal durumunda olan harekete yönelir, sonuncu ise gerçeğin varlığında oluşur. İhtimalin gerçeğe bağımlılığı, insan aklının özünü karakterize eder.” Bu durum, El-Farabi’yi faal insan aklını insanın sağlıklı düşünceye sahip olması ve aklını iyiyi kötüden ayırmak için kullanmasına göre kavramaya götürür.
El-Farabi şöyle yazar : “Eğer insan, teorik düşünce yeteneğinin sonucuyla mutluluğu kavrasaydı, önüne belli bir amaç koyar, hırsı doğuran gücünün etkisi altında ve düşünce yeteneğinin sonucuyla, tasavvur ve duygu gücünün sonucuyla yeterlilik için gerekeni yapar, sonra da hırsı doğuran, gücünü yöneten organlarının sonucuyla bu hareketleri gerçekleştirdi. O zaman insanın bütün hareketleri erdemli, ve harikulâde olacaktır.”
El-Farabi, kavrama teorisi sorunlarıyla da uğraşıyordu. Bilimin, dünyayı kavrama aracı görevi yaptığını söyler. Bilimleri, teorik ve pratik olarak ayırır. Teorik olanlar mantık, doğa bilimleri, metafizik; pratik olanlar da ahlâk ve politikadır. Bilim üç temel elementi içerir : Tam konu, inanılır gerçekler ve kanıt. Bunlar, üç kaynağa sahiptir : Duyu, akıl organları ve akıl olgunluğu. Duyu ve akıl organları yardımıyla dolaysız bir kavramaya erişilir. Akıl olgunluğu ise, cisimlerin temelini korumaya imkân verir. Onun fikrine göre gerçek bilim, akıl olgunluğunda kurulur.
El-Farabi, mantıkta gerçeği yalandan ayırmak için gereken silahı gördü. Mantık öğrenimini bu nedenle son derece değerli sayıyordu. “Mantık, aklın temelidir; çünkü inanç yolunda gider ve hatalardan sakınır. Mantık, sentaksın dile ait olduğu gibi akla aittir.”
Mantık, El-Farabi’ye göre gerçekle ilişkisine bağlı olarak iki kısma ayrılır. Birinci kısım kavrama ve belirleme teorisini içerir, ikinci ise hüküm, sonuç ve kanıt teorisidir.
Gerçek hükümler için temel olmak üzere bilimadamı, belirli bir durumdan sonuç ve kanıt süreci yoluyla geçmenin gerekli olduğunu söyler. Mantığın amacı, kanıtları öğrenmektir; çünkü kanıt, gerekli bilgiye ulaştırır. El-Farabi, “kanıt teorisinde gerçek için bilime doğru yolu gösteren mantığın metodolojisi” der.
El-Farabi, mantığın en yüksek prensibi olarak karşıtlık kanununu gösteriyordu. Bu kanuna göre her durumun adalet ve gerekliliğinin ve aynı zamanda karşıt adaletsizlik ve imkânsızlığının bir algılama parçasında açık olduğunu söyler. El-Farabi’ye göre “tek ve aynı madde var olmaz ve tek aynı zamanda var olmaz”. Sonraki bütün bilimlerin öğrenimi ve doğru düşünmesine yardım eden bilim olarak mantığa ve bu arada felsefeye bakış, o dönem için cesur ve ilerici sayılırdı.
El-Farabi’nin kavrayış teorisiyle ruh öğretisi psikolojisi, sarsılmaz olarak birbirine bağlıdır. Düşünürün açık materyalist durumları, idealist ve teolojik görüşleriyle birleşir.
Ruh hakkındaki fikirlerinde El-Farabi, idealist ve materyalist bakış açısına, bilimsel ve dini olarak sorunların çözümüne tercih yaparak doğrudan karşıt fikirleri birleştirir. Gökyüzü ve dünya, El-Farabi’ye göre çeşitli ruhlara sahiptir. Yıldızlardan her biri, kendi ruhuna sahiptir. Ayrıca ruh; hayvanlara, bitkilere ve insana özgüdür.
İnsan ruhunu belirleyen El-Farabi şöyle yazar : “İnsan, bütün hayvanlardan farklı özellikleriyle ayrılır; çünkü onda gücü ortaya çıkaran, madde organları yoluyla hareket eden bir ruh ve bunun dışında madde organları olmadan hareket eden bir güç vardır; bu güç akıldır. Yukarıda belirtilen güçlere, onlardan her biri için görev gücü olan beslenme, büyüme ve çoğalma gücü dahildir. Kavrama güçlerine dış güçler ve iç duygu, özellikle hayâl gücü, tahmin gücü, hafıza gücü, düşünce gücü ve vücudu harekete geçiren hareket güçleri, ihtiras ve nefret dahildir. Saydığımız bu güçlerden her biri belli bir organ yardımıyla hareket eder, aksi takdirde iş olmaz. Bu güçlerden biri bile maddeden ayrı gerçekleşmez”.
Burada El-Farabi, ruhun kavrama ve gelişimini maddenin hareketiyle şartlandıran materyalist bir pozisyondadır. İlk olarak ruhu ve önceki bedeni ortaya koyduğunda, Platon’un da bu konuda yazdığını sanarak Platon’un ruh öğretisine karşı çıkar. El-Farabi şöyle yazar : “Ruh, Platon’un iddia ettiği gibi bedenden önce oluşmaz.” Platon’un öğretisine karşı eski düşünürlerden Stoy, Zenon, Hrizip’in bilindiği gibi ruhun bedeni sevmediğini ve öbür dünyada bir yerde doğana kadar haberi olmadığını, aynı zamanda bedenle doğduğunu saydıklarını ileri sürer. Bu nedenle El-Farabi, ruhun iki duruma sahip olamayacağını ve bir bedenden diğerine geçemeyeceğini düşünür. El-Farabi şöyle yazar : “Ruh, ruhun geçiş öğretisi taraftarlarının desteklediği gibi bir bedenden diğerine geçemez.”
El-Farabi’nin ruh öğretisinin belirli durumu, ölümden sonra ruhun kaderi sorunudur. Bu sorun, ortaçağ döneminde en keskin sorundu; onun çevresinde sert tartışmalar yürütülmüştür. Bu soruna felsefi yaklaşım ve İslâm’ın dogmatik hedefleri arasında manevra yapan El-Farabi, idealizm ve materyalizm arasında tereddüt etti. Ancak sonuçta bu konuda materyalist pozisyonda kaldı.
Bu konuda büyük Arap ortaçağ düşünürleri İbn-i Tufeyl ve İbn-i Rüşd’ün söyledikleri en değerlileri olmaktadır.
İbn-i Tufeyl “Hayy ibn-i Yekzan”ın önsözünde şöyle der : “Ebu Nasır’ın bize ulaşan yazıların büyük kısmı mantık hakkında; felsefeye değinen eserlerinde şüpheli yerleri çok. «Mükemmel Topluluk» eserinde kötülerin ruhunun daima ölümünden sonra sonsuz karanlıklarda olacağını iddia ediyor; sonra açıkça politikada onların kurulduğu ve var olmayan duruma geçtiğini, sadece iyi ve mükemmel ruhların ebedi olduğunu gösteriyor. Ahlâk yorumunda insan mutluluğunun bazı tasvirlerini verir, sadece bu hayatta ve bu yerleşimde gösterir; sonra bundan dolayı daha birkaç söz ve düşünceler ekler : «Bundan bahseden bütün diğerleri, eskilerin uydurmalarıdır». Daha sonra iğrenç fikirleri ve sözde kavrama gücüyle olan ve ona felsefeyi üstün tutan, maddeye erişen, bize gereksiz şeyler verenleri destekleyen egemenliği gösterir.”
İbn-i Rüşd “Materyalist Bilinç ve Gerçek Bilinçle Bağlantısı” adlı tezinde, El-Farabi’nin ruhun ölümsüzlüğü reddettiğini ve insanın azami mutluluğa teorik bilimi bilme ve anlama yardımıyla erişebileceğini yazar. Ancak insanın maddeden ayrı öz olmasını savunan her şey, masal tipinden daha fazla bir şey değildir.
Bu şekilde El-Farabi’ye göre ruh, vücudun önünde meydana gelmez, onunla aynı zamanda ortaya çıkar ve yok olur.
El-Farabi’nin öğretisinin önemli bir kısmı da, onun, ruhun maddenin gelişim düzeyine karşılıklı bağımlılığı düşüncesidir. Ona göre hayatın ilk aşamalarında madde, ruhun bitkisel ve hayvansal daha az mükemmel biçimlerinin taşıyıcısıdır. Sadece maddenin gelişiminin sonraki aşamalarında akıllı ruhun taşıyıcısı olur. El-Farabi’ye göre akıllı ruh, sadece insana özgüdür. İnsan, hayvanlardan ayrı olarak ayırıcı niteliklere sahiptir; onda ruh vardır, ondan da vücut organları yardımıyla hareketi oluşturan güç çıkar. Ama El-Farabi, insanda vücut organları yardımıyla hareket edenden daha fazla hiçbir şey olmadığını, bu gücün de akıl olduğunu söyler.
Aristo’dan sora El-Farabi, akıl gücünün iki kısmı olduğunu söyler : “İnsanın bilgiye hakim olabilmesi yoluyla teorik ve insanın meslek ve zanaatlara hakim olması yoluyla pratik akıl gücü.” Bu şekilde akıllı ruhun temel fonksiyonu, El-Farabi’ye göre dünya anlayışı olur. Ancak insanın aklı, organların duyguları göstermesinin temelinde maddeyi kavrar ve kendi içeriğini tamamlar.
El-Farabi, insanın bütün hareketlerinin akıl ve yapıcı aktif faaliyetle yönetildiğini söyler. Bu nedenle ne cenneti ne de cehennemi kabul eder. İnsanı hareketiyle bağlayan bilimadamı, inancın temel durumlarını şüphe altına koydu ve doğa bilimlerine, felsefeye hakettiği yeri verdi. El-Farabi, inancı bilgiden ayırmadan insan sürecinin mümkün olmadığını sezdi. Yalnız bu, onun bilimsel bilgileri ve insanın biçimlenmesinde felsefeyi önceden sezerek çağdaşlarından daha yüksekte olduğunu gösterir.
Diğer eski filozoflar gibi El-Farabi de, felsefeyi beşeri bilimlerin bütün taraflarını kuşatan tek bir bilim sanıyordu. Bu nedenle ahlâk ve politika kitaplarında mantık, psikoloji, metafizik ve fizik bölümlerine rastlanır. Ama bundan açıkça görülüyor ki politik öğreti hakim durumdadır. El-Farabi’nin temel eserleri “Namuslu Şehrin Yerlilerinin Görüşleri” adlı tezi, “Politikaya Dair”, “Devlet politikası”, “Mutluluğa Erişme” ve “Mutluluğa İnananlara Yol Gösteren” adlı tezidir.
El-Farabi, ahlâk alanında birçok eser yazdı; fakat bunların çoğu kayboldu. Onun dediğine göre, mantığın insan anlayış prensiplerini açıklamasına uygun olarak ahlâk, insan hareketinin temel kurallarına sahip olmalıdır. Teologlardan ayrı olarak El-Farabi, sadece insan aklının neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verdiğini iddia eder. Bilimadamı, insan aklının önemli yeteneklerinden biri olarak önseziden söz eder. Ama doğru bir şekilde önceden sezmek için, öncelikle bilimsel bilgilere sahip olmak gerektiğine, çünkü kehanetin doğuştan bir hediye ve mistik içgüdü olmadığına dikkat çeker.
El-Farabi, ahlâkın başlıca amacı olarak Platon’un cumhuriyetinde anladığı mutluluğa erişme yolunu öğrenmek sayıyordu. “Mutluluğa İnananlara Yol Gösteren” adlı tezi de, mutluluğun insan isteklerinin son amacı olduğunu yazar. İnsanın heveslendiği her şey iyi ve azami derecede mükemmeldir. Mutluluk, yüksek bir yarara sahiptir; insan ne kadar bu yarara erişmek isterse (özündeki güçte), bu mutluluk da o kadar tam olacaktır.
El-Farabi, insan hareketlerinde ne övgü ne de sitem görevi yapan bir sistemin bulunduğunu söyler. Mutluluk denen şeye, iyi ve övülecek hareketler yaparak erişilebilir. İnsan iyi harekette özgürdür. Bu, yeteneğe dönüşebilen potansiyel bir ayırıcı niteliktir.
El-Farabi, övülecek huyların ve ayıplamaya değer huyların kazanıldığını pratikte öğretir. İnsanda övülecek huylar olmayabilir, ama onları alışkanlık yardımıyla taşıma durumundadır. İyi hareket orta derecede bir harekettir, zira ruha ve vücuda ölçüsüzce zarar verir. Ama orta derecede hareket bilgisine nasıl ulaşılır?
El-Farabi “hareketin zamanını, hareketin yerini hesaba katmak, hareketi gerçekleştiren kişiliği, onun amaçlarını, niyetini dikkate almak, bütün bu şartlarla birleşimde araç ve hareketi kullanmak” gerektiğini söyler. Övülecek hareketleri gerçekleştirmeye uygun en önemli spesifik nitelikler, sert bir kararlılık ve doğru belirlemedir. Doğru belirleme, insanın algılayabileceği bilgiyi verir. Algılayabilirlik iki kategoriye ayrılır :
Kendi doğasında algılanabilir, ama gerçekleşmez; örneğin dünyanın sadece Allah tarafından yaratıldığı,Algılanabilir ve gerçekleşebilir; örneğin aileye itaatın iyi olduğunun bilinmesi.
Bu iki bilgi tipi (teorik ve pratik), insanın mutluluğa erişmesi yoluyla felsefeyi oluşturur.
“Mutluluğa Erişme” kitabında El-Farabi, insan davranışlarının dört kategorisinden söz eder : Teorik yeterlilik, entellektüel yeterlilik, ahlâki yeterlilik ve pratik uğraşı.
El-Farabi, en baştan beri insana gelen, onun nasıl ve nereden aldığını hissetmediği ve bilmediği şeyler arasındaki bilgiye teorik yeterlilik der. Bunlar ilk bilgiler, yani algının ilk temelidir. Ama onların içinde düşünme, araştırma ve öğrenme yoluyla oluşan bilgiler de vardır. Bu son bilgilerin temeli mantık olur.
Bütün varlıkların çok çeşitliliğinin temelinde, El-Farabi’ye göre sayı ve ölçü kategorisini kapsayan öğretici bilimi öğrenen ölçü ve sayılar yatar. Buna seyir bilimleri, hareketli kütleler, gök cisimleri, müzik, ağırlıklı uyum yeteneği bilimleri yakındır. Ondan sonra fizik, yani maddeleri oluşturan, cisme özgü, dünyadan ve eşyadan ibaret, çeşitli cisimlerde yerleşen cisim bilimi yer alır. Bir de iki bilim arasında orta derecede bilim vardır : Fizik ve metafizik; bunlar ruhu, aklı ve algıyı inceler.
El-Farabi’ye göre insan, başka insanın yardımı olmadan, yalnızlık içinde bütün mükemmelliklere erişemez; insan, diğer insanlarla komşuluğa ve birliğe gerek duyar. El-Farabi, insanı beşeri ve toplumsal bir canlı olarak tanımlar.
El-Farabi, asıl amaçlar içinde en yararlı olanları inceleme imkânı veren şeylere entellektüel meziyetler diyordu. Entellektüel devlet meziyeti, temel kanunları belirlemeye yetenekli olmaya en yakındır. Entellektüel meziyetler, teorik meziyetlerden ayrılmaz. Ahlâki meziyetler, iyiye heves amacına sahip olan şeyleri içerir. Bu meziyetler, entellektüel meziyetlerden sonra oluşur.
Pratik meziyetler ve pratik bilimlerde kastedilen, El-Farabi’nin düşüncesine göre ona iki yolla gelebilir : Onlardan biri inandırıcı düşünceler ve uyarıcı düşüncelerde son bulur; ikinci yol ise zorlama yoludur.
“Namuslu Şehrin Yerlilerinin Görüşleri” ve “Devlet Politikası” eserlerinde El-Farabi, ortaçağ yakın ve ortadoğusunda ilk olarak felsefe yardımıyla sosyal karşıtlıkların kemirdiği feodal toplumun politik ve ahlâki durumunu düşünmeye çalışır. İnsanların son amacı olarak namuslu işler yardımıyla mutluluk meziyetini sayıyordu. Ama namuslu insan, diğer insanlarla ortak olmadan yalnızlık içinde oluşamaz. Diğer insanlarla heves ettiği ilişkide bulunması, her insanın doğuştan özelliği olur. Her insan, bu mükemmelliğe erişmek için diğer insanların komşuluğuna ve onlarla birliğe gerek duyar. Bu nedenle insan, onun karşılıklı işbirliğiyle birleşen özel ve doğal özelliklerini oluşturması için mükemmelliğe erişebilir.
El-Farabi şöyle der : “Her insanın kendi varlığı ve en yüksek mükemmelliğe erişmesi için yalnızlığına neden olmayacak ve isteklerini denediği toplumdan ayrı olarak ona erişen her insanın topluluğunda gerek duyduğu erişme için pek çok şeye gerek duyar. Bu bakımdan her insan diğeriyle ilişkisi bakımından tam olarak böyle bir durumdadır. İşte bu nedenle onun varlığı için gerekli payı herkesin diğerine verdiği, insanların birbirine yardım birliği yoluyla insan doğasında ayırdığı mükemmelliğe erişebilir. Bu, toplumun bütün üyelerinin faaliyeti toplu olarak onlardan her birine varlığa ve mükkemmelliğe erişmesi için gerekli her şeyi verir. İşte bu nedenle insan bireyleri çoğaldılar ve yerleşim bölgeleri oluşturdular. Sonuçta insan toplumları ortaya çıktı. Bazıları tam bir toplum, diğerleri ise tam olmayan toplumları oluşturur. Bu bakımdan tüm toplumlar üç tipten oluşur : Büyük, orta ve küçük.” Bu şekilde insanların birliği bütün değil, orta olur. Hayatta, mutluluğun oluşmasından mükemmelliğe erişme amacı oluşur.
El-Farabi, insan toplumlarının birbirinden ayrılabileceğini anlamıştır. Onların arasında tam ve tam olmayanlar vardır. Tam toplumların üçü bilinir : Büyük, orta ve küçük. Büyük toplum, “toprağa yerleşen bütün insanların toplumunun bütünü”, orta toplum “herhangi bir halktan oluşan toplum”, küçük toplum ise “herhangi bir halkın yerleştiği yerlerde herhangi bir şehrin yerlilerinden oluşan toplum”dur.
El-Farabi, o dönemde kabul edilen insanların idealist hayat çeşitliliği yorumundan uzaklaşmaya çalıştı. “Devlet Politikası”nda halkın iki doğal gruba ayrıldığını yazar : “Doğal kurallar ve doğal özellikler, bir üçüncü şey de dildir”. Doğal kural ve özellikler, onun fikrine göre, halklarda herhangi bir coğrafi çevrenin etkisi altında ortaya çıkar. El-Farabi’nin bu düşünceleri, bilindiği gibi El-Farabi’nin güçlü etkisi altında olan filozof ve sosyolog İbn-i Haldun tarafından derinleştirilerek geliştirildi.
Toplumsal birliklerin çeşitli tiplerini ve halklar arasındaki çeşitliliği inceleyen El-Farabi, toplum yapısını da ayrıntılı olarak temellendirir. Toplum, ona göre namuslu ve namussuz olarak ayrılan çeşitli gruplardan oluşur. En iyi grup, namuslu şehirdir (gruplar “şehir” olarak adlandırılmaktadır).
El-Farabi, hayat biçimini ve çağdaş toplumun çeşitli sosyal tabakalarının hareketlerini ayrıntılı olarak analiz eder. Onun düşüncesine göre namuslu şehir olan sosyal feodal devlet yapısı yönünde sempatisi vardır. Ancak tedbirli bir düşünür olarak, çağdaş devlet yapısının içinde emek yığınlarının yaşadığı bağımsız şehre bağlı olduğunu anlıyordu.
Değişim şehrinin sakinleri, kâr ve zenginlik için birlik amacındadır. Onlar, bu zenginlikten başka bir şey için yararlanmazlar; ama zenginlik, kendi kendine hayatlarının amacı olur. El-Farabi, bu şehirde yağma ve hile olmadan davranılmadığını niteler. Şehrin sakinleri tüccarlar, tefeciler ve satıcılardır. Bunlar üretim işiyle uğraşmazlar, dolaylı üreticilerin emek ürününün alım ve satımını yaparak yaşarlar.
El-Farabi’nin eleştiriye uğrattığı şehirler içine “alçaklık ve mutsuzluk” şehirleri de dahildir. “Alçaklık ve mutsuzluk şehrinin sakinlerinin yerine duygu ve hayâl güçlerini harekete geçiren zevklere ve neşe uyandırmaya heveslendikleri ve bütün tip ve oluşumlarında eğlenceyle teselli buldukları insanlar olduğunu yazar.
El-Farabi, parazit hayat biçimi getiren, sarhoşluk, işsizlik ve zevklere teslim olan feodal toplum temsilcilerinin kusurlarını ortaya çıkarır. El-Farabi’nin sempatisi, “gerekli şehir” yönündedir. O, bu şehrin sakinlerine acımasına rağmen onları, gerekli ve gereksiz şeylerden kurtarmanın köklü yollarını gösterememiştir.
Çağdaş toplumun tabakalarını ayıplayan El-Farabi, “yönetim hırsı olan şehirde onların okuması, yemesi, ün kazanması, söz ve işle yabancıların ve diğerlerinin önünde görkem ve parıltıya erişmesi için birbirine yardım etmeye hevesli sakinlerin şehri olduğu”nu, onların “bunu yapmaya çalıştıkları ölçüde bu başarıya erişecekleri”ni yazar.
Hakimiyetsever şehir, diğerlerinin onlara boyun eğmesi, onların ise hiçkimseye boyun eğmemesine heveslenen şehirdir; onların gücü, sadece zaferi elde edecek mutluluğa erişmeye yönelmiştir. Şehvetperest şehir, sakinlerinin hepsinin istediklerini özgürce yapabildiği, ihtiraslarını hiçbir şeyle frenlemedikleri şehirdir. Cahil şehirlerin efendileri, bu şehirler gibidir. Hepsi şehri yönetme işini, kendi tutku ve eğilimlerinden memnuniyet duymak için yaparlar. Cahil şehirlerin sakinlerinin uğraşıları, onların hayatının amacı olarak incelenebilir ve bizi yükseğe çıkaran her şeyi oluşturur.
El-Farabi; yolunu sapıtmış, doğru yoldan çıkan şehre karşı gelir. “Yolunu sapıtmış şehir, bu hayattan sonra mutluluk olacağına inanan şehirdir. Ama onun düşüncelerinin değiştiğini, onun şimdi büyük ve üstün güçlü Allah’a, ikinci oluşumlara ve din için görev yapmayan, bütün eşyaların biçimine de benzer olarak kabul edilmeyen ayıp düşüncelerin hareket halindeki aklına sahiptir.”
Yolunu sapıtmış şehrin sakinlerinden söz eden El-Farabi, mistik sufizm felsefesinin temsilcilerini dikkate alır. Sufistleri yargılar ve faaliyetin entellektüel anlayışını, sosyal hayata aktif katılımı insanın yüksek mükemmelliği sayar, aynı zamanda insan hayatının öldürme zevki ve kendine mistik eziyet yoluyla Tanrı’ya kavuşmak için “vücut hapishane”sinden ruhu özgür bırakmak düşüncelerini görmüştür.
Gördüğümüz gibi El-Farabi, çağdaş toplumun yapısını ve devletin yayılması için tanrısal irade kullanımı amacıyla değil, kendi alçak ihtiraslarını kullanmak için hakimiyetini kullanan halk tabakalarına umut bağlayan bütün sorumluluğu akıllıca analiz eder. Ama yetersizlikleri eleştirirken, asla feodal düzene karşı çıkmaz. Tersine, feodal düzeni güçlendirmek için yol araştırır.
El-Farabi, kendi politik teorisinde dönemin sert sorunlarını, her şeyden önce de toplum devlet ilişkisi sorununu ele alarak çözdü. Bu teorinin hareket kategorisi, bütün insanlarda aynı derecede yayılmış, yapısal aitliklerinden bağımsız tanrısal oluşum olan genel faydadır. Genel faydanın yayılması, devlet egemenliği ve kanun düzeninin amacı olur. İnsan isteklerinin yerel ve sosyal yapısı için devleti örgüt olarak ayırarak belirleyen bilimadamı, sadece bu örgütün oluşumunu ve gelişim düzeylerini değil, insan faydasına erişmenin sosyal yollarını da öğrenmeyi gerekli sayıyordu.
El-Farabi’ye göre insan yararının yayılışı, namuslu şehrin varlığına esas olarak bağlıdır. Böyle devlette insanın hareketi, İslâmi emir ve dogma çerçevesiyle sınırlanmaz. Burada yaratıcı aktiflik, maddelerin var olan durumu ve gelecek olaylar olarak herhangi bir zaman anlamaya imkân veren basiret ve sezgiye sahip bilimsel anlayış okutulur. Ancak El-Farabi, insanın sadece anlayış, zekâ ve ahlâk keskinleştirmesi için gerekenlere erişemeyeceğini iddia eder. El-Farabi’ye göre diğer insanlarla birlik ve karşılıklı ilişki içinde gereken toplumsal öz insandır. El-Farabi, ortaçağ döneminde Aristo’nun toplumsal öz olarak insan düşüncesini yeniden kurmuştur.
El-Farabi, her iyi şeye, gerçekten isteğe ve özgür seçime göre erişildiğini söyler. İlgi ve isteklerini birleştiren insanlar dürüst şehri oluştururlar. İnsanların birleştiği şehrin gerçek mutluluğu elde etmek için karşılıklı yardıma sahip olduğunu, insanların mutluluğa erişme amacıyla birbirine yardım ettiği toplumun da dürüst şehir ve dürüst bir topluma sahip olduğunu yazar. Mutluluğa erişme amacıyla yardım eden bütün şehrin insanları, dürüst bir halka sahiptir. Bu şekilde bütün dünya, eğer halklar, onun nüfusu mutluluğa erişmek için birbirine yardım ederse dürüst kalacaktır.
Bununla beraber El-Farabi, feodal hiyerarşik merdivenin herhangi bir basamağında bulunan toplumun üyesi olan insanı ortaya koyar. Hiyerarşik merdivenin çeşitli basamaklarında bulunan toplum üyelerini düşünür; çünkü bu, onlar arasındaki karşılıklı ilişki ve karşılıklı bağlantıyı düzenleyen belli bir düzen ve sistemin tek oluşumuna erişmek için gereklidir.
Dürüst devletten söz eden El-Farabi, devleti, Platon gibi tek bir merkezden yönetilen bütünlük içinde her organa özgü spesifik fonksiyonların olduğu insan vücuduna benzetir. “Dürüst şehrin yaşama özünün varlığını korumak ve onu daha bütün yapmak için birbirine bütün organların yardım ettiği çağdaş sağlıklı bir vücuda benzer. Vücut organları, doğayı ve yetenekleri bakımından birbirine üstün olarak aralarında ayrılırlar (başlıca organ olan kalp ve görev bakımından kendisine yakın organlardan oluşur). Bunların her biri, doğasından belli bir yetenek verilmiş başlıca organ ve diğer organların tek amacıyla uygun faaliyetini gerçekleştiren bir yardım ve belli bir yetenekle verilir. Hiçbir şeyin yönetmediği başlıca organla bağlantılı olan organların amaçlarına uygun hareket edenlerin yardımıyla bu organlar, ikinci düzeyde olur, bir de ikinci düzeyde bulunan organların amacına uygun kendi görevini yapan organlara varıncaya kadar gerçekleştirir, ama soyut olarak hiçbir şeyi yönetmez. Şehir birliğinin üyeleri, birbirleri arasında kendi durumuna göre üstün doğaları bakımından ayrılırlar.”
El-Farabi’ye göre dürüst şehirde, feodal hiyerarşik merdivenin çeşitli üyelerinin bulunduğu emir altında olan bölümler vardır. “Şehirde belli bir insanın ve düzey bakımından bu bölüme yakın diğer insanların bölümü olduğunu, kendi durumu ve yeteneklerine göre hepsinin başlıca amacını takip eden hareketleri gerçekleştirdiği”ni yazar. “Onlar, ilk düzeyde bulunurlar. Bunların daha altında, ilk amaca uygun hareket eden ve ikinci düzeyde uğraşan diğer insanlar vardır. Sonra bu şekilde son amaca uygun hareket eden insanlar gerekir. Bu son amaca göre hareket eden ve görev yapanlara kadar şehir birliğinin çeşitli üyeleri düzene göre yerleşir, ama görev yapamazlar. Onlar alt düzeyde ilgilenirler ve en alt durumun insanları olurlar.”
El-Farabi, insan organizmasının faaliyetine kıyasla hiyerarşik merdivenin şemasını kurar. Halkı, kalbin hareketine kapanılmaz derecede bağlı, devletin başı olarak anladığı yönetimde tamamlanan temel fonksiyonu olan organlara benzetir.
El-Farabi, sadece toplumda insanlar arasındaki eşitsizliği görmekle kalmıyor, bir de onu eleştiriyordu. Bu bakımdan bilgili yöneticinin yardımıyla dürüst devlette bütün insanların, toplumsal durumlarına bağlılıkları dışında kendi mutluluklarını bulabileceklerini, zira bu devletin düşünce ve anlayışa istekli insanlar tarafından yönetileceklerini seziyordu. Bilge idareci ve bilge insanların yokluğunu, devlet için en büyük yoksulluk sayıyordu.
Dürüst devletin oluşumuna, her şeyden önce yetenekli, akıllı, iradeli müşfik bir bilimadamı olarak inanıyordu. Dürüst şehrin lideri, onun fikrine göre “doğadan ayrı olarak ona söylenen her şeyin söylenenleri dikkate alarak işler yolundaymış gibi anlamayı ve ortaya koymayı; hafızasında hiçbir şeyi unutmadan anladığı, gördüğü, duyduğu ve kavradığı her şeyi iyice korumayı; aklıyla her şeyin en küçük ayrıntısını farkederek, bu işaretin öğretinin ve anlayışın sevgiyi kabul etmeyi gösterdiğini hızla benimseyen, öğretimde yorulmadan, bu emekle birleşen bunu kolayca kavrayan, gerçeği, adaleti ve onun savaşçılarını sevme, ona erişen yalandan nefret etme, adaletsizlik ve onların adil olma üzerinden ilerlediği tiranlarden nefret eden, ama maymun iştahlı olmayan ve adaletin kişileri önünde ısrar etmeyen, inatçı olmayan, ama her tür adaletsizlik ve alçaklığın önünde tamamen azimli olma, korku ve cesaretsizliği bilmeyen, cesur ve önemli olmayı gerekli sayan bir yeteneği olan kişidir.”
Dürüst devlet ve bilgili yönetici teorisinin idealist temeli vardı. Bu, erken ortaçağ döneminin sosyolojik ve ahlâki düşüncesinde ileri bir adımdı. El-Farabi, bu düşüncelerin oluşmasına engel olan her şeyi eleştiriyordu. Asgari gelişmenin bilimsel ve felsefi bilimlere değer vermeyen nezaket, hırs, açgözlülük ve zorbalığın hakim olduğu devlete erişme olduğunu söylüyordu. Filozof, hırsla toplumun ruhsal gücünü yıkan, insanların hırs ve yağmacılığında temellenen kendi devletini kuran feodal yöneticilerin despotluğuna karşı çıktı. Böyle bir devlet, onun fikrine göre cahil kaba, namussuz insanların hırsı yoluyla yönetir. Onlar sadece zenginlik, hakimiyet ve zevke değer verirler. Dini düşünceler yoluyla böyle insanlar geri kalan halk üzerinde egemenlik kurmayı denerler. Adaletin yıkıldığı namussuz devlette tiran kurulur, bilimler ve felsefi bilimler söner, obskurantizm kaçınılmaz olarak zafer kazanır.
Namussuz devletten söz eden El-Farabi, ortaçağ döneminde ilk olarak Abbasi halifesinin sosyal karşıtlığını gösterdi ve onları teorik olarak açıklamayı denedi. El-Farabi, kötünün eninde sonunda ezileceğine ve dünyada iyi başlangıçların galip olacağına inanıyordu. Onun sosyal fikirleri, oldukça ilerici ve insancıldır. Feodal zulüm ve savaş döneminde toplum fikirlerini hırs olmadan ve bütün dünya halkları arasındaki barışçıl ve dostça ilişkilerin fikirlerini cesurca ileri sürdü.
Bilimadamı olarak El-Farabi, gerçekten sosyal fikrine erişmek için doğru yolu bulamadı. Ama İslâmi dönemde yeni sosyal fikrin ileri sürülmesi oldukça cesur ve ilericiydi. Bu nedenle fikirler, doğu halklarının felsefi düşüncesinin gelişimine, ayrıca İbn-i Sina, İbn-i Bacce, İbn-i Rüşd, Nizami ve İbn-i Haldun’un dünya görüşünün biçimlenmesine büyük etki etti. KAYNAK: El-Farabi Milli Devlet Üniversitesi
Etiketler: DüşünürLer
Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa