Sen ne türlü desen
Söz dinleyenden alır anlamını
Öyledir görüntü de
Bin kişi denize bakar
Denizi görür biri.
Her yaşam; aklın, duyarlığın kıyılarına varır
Yok ondan öte.
Yıllar önce ezberlediğim bir şiirdi bu. Dizeleri yanlış hatırlıyor olabilirim. Hatta en ayıbı yazan şairin ismini yanlış hatırlıyor da olabilirim. Necati Cumalı olarak aklımda kalmış ama emin değilim. Bu dizeleri yeni yetme bir lise öğrencisiyken ezberlemiştim. Beni çarpan nokta insanların algılayış farkını dile getirişiydi. Ama sanıyorum ki şiiri ancak ezberledikten 10 yıl sonra tam anlamıyla yorumlayabildim.Hayat algıladıklarımızdan ibarettir! Duyduğumuz sözlerin, gördüğümüz olayların bizim için var olan değeri ancak algılayabildiklerimizdir. Çocuk sahibi olmamış bir kadına doğum sancısını tarif edemezsiniz. Onun algılamış olabileceği diğer acılarla özdeşleştirmeye çalışırsınız açıklamaya çalışırken ama tarifler havada kalır. Hayatı boyunca karı sadece kaldırımlarda ve çatılarda görmüş birine karın ölümcül bir şey olduğunu anlatamazsınız. Ona göre donmak, kangren olup kolunu bacağını kaybetmek ancak “Dikey Limit” gibi filmlerde rastlanabilecek uçuk kaçık bir olaydır. Gerçek hayatta yeri yoktur. Hatta “Adam yanında kanyak taşımayı akıl edememiş mi?” diye hafife alıp dalga bile geçebilir. Algılarımız sınırlandıkça karşımızdakini yanlış eleştirmeye de başlarız. Fatura ödediğiniz gişedeki memurun işleminizi yavaş yapma hakkı yoktur. Saatlerce bir taburede kuş gibi tünemesine ve monitöre bakmaktan gözlerinin ağrımaya başlamış olmasına rağmen. Ne onun bel ağrısını ne göz yorgunluğunu algılarız. Çarparız ön yargımızı suratına; “İşini adam gibi yapan memurları da işe almazlar ki, adama bak uyuşuk hımbılın teki.” İşin ilginç olan yönü, en zor algıladığımız şey insanların bize karşı duyduğu sevgi ve saygıdır. “Seni seviyorum.” cümlesi en zor inandığımız cümledir. Hiç dışarıdan biri gibi kendimize alıcı gözle bakıp kendimizde sevilecek bir yön aramayız. İltifatlar çok basmakalıp gelir kulağımıza. Bizim aynada her gün gördüğümüz ve bıktığımız yüz, her Allahın günü yaptığımız sıradan şeyler bir başkasına nasıl ilginç ve çekici gelebilir ki? "Mutlaka laf olsun diye söylemiştir bunları" der, arkamızı dönüp gideriz. Bu algı farklılıklarımız yüzünden bazı kavramların milyonlarca karşılığı vardır. Mutluluk Ayşe’ye göre işten gelip eline kahvesini alıp bir köşeye çekilmektir. Fatma böyle küçük şeylerle yetinmez, Oscar ödüllü bir oyuncu olmadıkça huzura ermeyecektir. Ahmet ise cüzdanındaki para kadar mutludur, parası çoğaldıkça mutluluğu artar. Sevgi de buna keza; kimisi tek bir bakışla sevildiğine emin olur kimi alınan pahalı bir hediyeyle.Şimdi diyebilirsiniz ki; “Madem mutluluğu anlamlandıran benim öyleyse neden mutlu değilim?” Kendi sınırlarının üzerinde anlamlar yüklersen elbet mutlu olamazsın. Tutup “Mutluluk Brad Pitt’i Angelina Jolie’nin elinden alabilmektir.” dersem hayatım boyunca mutlu olamam. Ama “Mutluluk sevgilimin elinden tutup sinemaya gitmektir.” dersem benden mutlu insan yoktur. “Her insan kendi dünyasının tanrısıdır.” Sevdiğim bir diğer cümle... Aslında bu cümle dini kavramlara savaş açmış bir cümle değildir. Sadece şunu anlatır “Hayatını şekillendirmek senin elinde, çünkü kavramları beyninde ve ruhunda biçimlendirecek olan sensin. Diğer insanlar senin hayatındaki kullardır, onlar sadece kendi hayatlarında söz sahibidir.”Patronun seni işten çıkarmış olabilir. Ama bu olayı büyütmek ya da büyütmemek senin elinde. İster dünyanın sonuymuş gibi algıla intiharın eşiğine gel, ister can sıkıcı bir olay olarak algılayıp iş aramaya başla. Öğretmenin proje dersinden sana düşük not vermiş olabilir. İster bunu gurur meselesi yap okulu bırakma sebebin haline getir, ister seni iyice kamçılayan bir etki olarak gör, bir daha o dersi aldığında sınıftaki en yüksek notu al. Ailenle tatile çıktığında ister onları ayak bağı olarak gör, asık suratla dolaş, ister onlarla olmanın keyifli bir şey olduğunu düşünüp mutlulukla gülümse. Diğer insanların hareketleri senin tepki vermeni sağlar ama vereceğin tepkiyi seçmek senin kararındır. Sonuç hep senin nasıl algıladığına bağlıdır. Yazının başında yazdığım dizeleri ilk okuduğumda herkesin ayrı bir bakış açısı olduğunu düşünmüştüm. Gördüklerimizle algıladıklarımız farklıydı. Bugün aynı şiiri okurken;Her yaşam; aklın, duyarlığın kıyılarına varırYok ondan öte. dizeleri daha çok dikkatimi çekiyor. Algılarımla hayatımı şekillendirdiğimi anlıyorum. Ve her insanın evrendeki kocaman hayat içinde kendi hayatçığını yaşadığını. Hepimizin hayatları farklı; kavramları, kıstasları, tabuları… Ama biz ısrarla kendi beynimizde yarattığımız hayatı başkalarına kabul ettirmeye çalışıyoruz. Özgürlük belki de karşımızdaki insanın apayrı bir hayata sahip olduğunu kabullenmek. Empati ise onun yarattığı hayat içinde aldığımız kısacık nefes. Ama bencil insanoğlu ille de kendi yarattığı hayatçığın kocaman hayatın ta kendisi olduğunda ısrar ediyor. Yargılıyor, tabularla kapana kıstırıyor, boğuyor diğer insanları. Onların da kendi değer yargıları olduğunu anlamaktan aciz, karşısındaki insanın sınırlarını zorlayıp onun hayatına egemen olmaya çalışıyor. İşte en çok bu bizleri mutsuz eden, ya sınırları görmezden gelip tüm hayatların tanrısı olmaya çalışmak ya da kendi hayatımıza sahip çıkamayıp kendimize hayatımızı şekillendirecek bir tanrı aramak.
Deniz Özkan /Siyah kahve
Etiketler: Denemeler
Charles Manson'ın bir lafı var: Bana yukarıdan bakarsanız bir aptal görürsünüz; bana aşağıdan bakarsanız tanrınızı görürsünüz; ama bana karşıdan bakarsanız kendinizi görürsünüz. Homer Simpson'a bakanlar dünyanın en gereksiz adamını görebilirler… Gereksiz olmayı en yüce fazilet sayan bendeniz tarafından bunun bir sakıncası yok elbette, ama bakmak ve görmek kavramları çok nadiren bir arada gerçekleşir ve göz, yanılmaya en yatkın organımızdır aslında. Homer Simpson, sistemin en büyük tehdididir. Çünkü eline fırsat geçse hayatının sonuna kadar yemek yemek, bira içmek ve yan gelip yatmak dışında hiç bir şey yapmadan yaşayabilir. Sistemin korktuğu şey eli pankartlı göstericiler değil Homer Simpsonlardır. Bu bir tercih meselesi, yaptıklarınla ve yapacaklarınla ilgili bir tercih. "Adam" olmak ya da olmamak. Varsın dünyanın mühendise, muhasebeciye, arkeoloğa, avukata ihtiyacı olsun. Yeterince yok mu bunlardan? Sistem sana bir şey olman gerektiğini söyleyip duruyor. Sence neden? İşte sevgili kuduz kedi okuyucusu! Hayatın anlamı budur demiyorum sana. Pek bir anlamı olduğunu da sanmıyorum, ancak tüm dünyanın ya da en azından yarısının aynı anda yan gelip elinde birayla televizyon karşısına oturduğunu düşünsene, askerler ve çocuk işçiler dahil. Kimsenin ne savaşmak, ne de günde 14 saat çalışmak isteyeceğini sanmıyorum. Bunu kimse istemez, ama zorunda olunca site site 14 saat de çalışırsın, kundaktaki bebeklere ateş de edersin. Bu zorundalık kavramını sana dayatan, "daha çok çalış senin de çok paran olur" diyen zaten sistem değil mi ki? Pek bir devrimci arkadaşların hoşuna gitmese bile gerçek açık; eylem yaparsan kafana cop yiyebilirsin, ancak kimse evde oturuyorsun diye sana kızamaz.. Bahsettiğim şey: parti köşelerinde ya da türkü kafelerde, "Bu kavram üzerinden konuşmanın etik olduğunu sanmıyorum ama bu bağlamda ... vit vit vit" devrimci ağızları yapmak ya da zorla gazete, dergi, kitap kakalamaya çalışmak yerine gerçekten neler olduğunun farkına varmak. Devrim koşarak yapılmaz, yayarak yapılır. Yayarak! Yayarak! Yayarak! Yarın okul bittikten sonra zaten çarkların arasına sıkışacaksın, o yüzden şimdi haybeye kendini paralamanın ne alemi var. Otur evinde şarabını iç. Ne kasıyorsun kendini boş yere. Her şeyin boş olduğunun farkına var, bir gün senin de için boşalmadan. Dediğim gibi; ben Homer'a bakınca Nietzsche'nin üstün insanını görüyorum, bir aptalı değil... Kim bilir belki de yanılıyorumdur, genellikle yanılırım.
Kadir Çakan / Siyah kahve
Etiketler: Denemeler
Aşk zor sanat. Söylemesi zor. Anlatması zor. Aşkın tarifi yok. Tarifleri var. Aşk denen amorfik şeyin sadece kıyısına erişen tanımlamalar bunlar. Aşkın tarifi yok. Gözlemlerim ve içgüdülerim, aşkın bir tür delilik hali olduğunu söylüyor; mantık fakultelerinin durduğu, aklın duygu tufanı altında boğulduğu zamanların, iç taraflarda ferahlıktan daha çok sıkışmaların zuhur etmesiyle, bir şekil aşk sanatına girişin başladığını söylüyor. Ama aşk değil. Nasıl Eflatun, yeryüzüne odaklanarak derin tefekküre daldığında, bu alemin "imatation of imitation" -kopyanın kopyası- olduğuna kanaat getirerek bir "idealar alemi" yargısına vardıysa, ben de insanların bir şeyleri kopyalayarak, buna his giydirip, acı ve mutluluk giydirip, ve sonra ona ruh üfleyip bütün bu yaşadıklarına aşk demesiyle aşkın kotarıldığına inanmayanlardanım. Aşk yok burada. Yani bu alemde aşkın kopyaları var ama ideleri yok. Schopenhauer, "Aşkın Metafiziği"nde "Acılar ve mutluluklar olmasaydı, insan bu dünyada can sıkıntısından yaşayamazdı!" der. Doğrudur. Böylece kendini dengeleyen sistemler doğuyor. Ama aşk doğmuyor işte. Çoğu zaman ideallerimizle kısmen örtüşen, bize iyi gelen, acısından bile haz aldığımız ıstırapların, tatlı ve latif sözlerin, kısa süren yumuşak buselerin, dünyanın en güzel sesidir dediğimiz sevgilinin iki dudağı arasından bir ezgi gibi çıkan kelimelerin, etimize battıkça kahrı ve hazzı bir arada tükürten delici bakışların, ve dahi aşık olduğumuz yalanların adına aşk diyorlar şimdi. Ama aşk değil. Aşk hikâyeleri var. Bize sahici gelenleri hep doğulu, Leyla-Mecnun, Kerem-Aslı, Ferhat ile Şirin dinlerken bize bir haller oluyor, ya da bana bir haller oluyor ama Romeo-Juliet, Joseph-Fanny vs dinlerken bana bir haller olmuyor. Erotizmi ve plastiği geçemiyor bu hikâyeler. Hep kendi hikâyemi kurmak istiyorum sonra; hikâyelere özenip, filmlere filan. Ama kurgu işte. Adı üstünde hayal gücü, martaval, yalan... Yalanlardan bir dünya kuruyoruz; adına aşk diyoruz. Olmadı. Biz babadan böyle görmedik. Ya da gördük, başımızı kuma gömdük. Eskiden birisi tarikatta, seyri sülük yapmak istediği zaman, bir mürşide vardığında, şeyh efendi evvela sorarmış: "Evladım sen hiç aşık oldun mu?" diye; cevap hayır ise, "Git bir aşık ol, öyle gel" derlermiş. Bu da tasavvufi aşka, ya da ilahi aşka giriş bir tür. Böyle diyebiliriz belki. Aşk sanki, arzulanana karşı bir kalp çarpıntısından ibarettir! Ona kavuşma isteği, onun adı zikredildiğinde, kokusu geldiğinde, ya da nazara değdiğinde çırpınan fiziki ve metafizik organların ve bilumum damarların ille de sen diye çığlık atmasıdır. Ama ona değer değmez, arzulanan şeye erişir erişmez biten bir şeydir bu! Öyleyse aşk vuslattır. Allah bize şah damarından daha yakındır. Ama biz ona uzağız. Onun adını duyduğunda tir tir titreyen, isminin harflerinden oluşan bir orduyu izlediğinde şevkten cezbeye gelen aşk adamları var birde. Belki de gerçek aşkı, mutlak aşkı yaşayan tek onlar. Ama aşk olmalı bir yerlerde, gizlenen, daha başka formları, daha başka tanımları da olmalı aşkın. "Aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır" sözüne ilhak olmalı aşkın saliki. Ama gezegende aşk olmuyor, benzin fiyatlarına zam gelince. Aşk da ekonomiye ve borsaya endeksli. Yalan bunlar, gönüller bir olunca samanlıkların seyran, saray olacağı. Genç kız fantezileri, beyaz Mercedesli prens hikâyeleri. Kopyaların kopyası aşklar var ama ideal aşk yok. Yalanla doldurulmuş, kaskaslanmış adamlar var, tatlı fanteziler var ama aşk yok. Belki çok pesimistçe ama aşkı kim görmüş, tutmuş, ellemiş, öpmüş? Kent efsaneleri bunlar. Grek mitoslarında, gece çocuklara hikâye edilen, saray soytarılarından arta kalan ve efsaneleşen pembe imgeler. Umuyorum ki Mevla bütün bu sözlerim karşılığında burnumu iyice sürter ve ben denizi, deniz görmüş ama içmemiş aciz kulunu, dehşetengiz, fenomenik, transandantal, her zerremi kıvrandıran fevkalade bir aşkla imtihan eder; böylece gökten başımıza aşk düşer, bizde görmüş oluruz. Vay be, hakikaten böyle bir şey varmış deriz. Evreka oluruz. Aşkın sanatsal tarifini arıyorum. Aşkın estetik izahatını, kisvelerini, cezbelerini... Mesela aşkın elleri, gözleri, dudakları var mıdır? Varsa nasıl olur? Aşkın özünde ne vardır? Aşk soyut bir şey mi, somut bir şey mi, yoksa kavramlara sığmayan, fenomenik bir şey midir? Aşk, Orhan Veli gibi kelimeleri kifayetsiz bıraktırır mı? Aşk nasıl başlar? İlk görüşte aşk var mıdır? Zamanla mı aşık olunur? İki kişi ilk görüşte aşık olursa, bunu literatürde nasıl anlatırız? Kader ve metafizik boyutları var mıdır? Aşk şehveti öldürür mü? Aşkın yaşı olur mu? Aşk ölür mü, yani belli bir zaman sonra kinetik enerjisini yitirerek infilak eder mi? Allah'ın, kainatı aşk özüyle yarattığını söyleyen mistikler (sufiler) ile, Hint literatüründe aşkın evrene tıpkı insan gibi bir şekl ile geldiğini ve kendini ifade etmek için kelimeleri seçtiğini söylersek, aşk nedir, nasıl bir şeydir? Aşk bütün sorunların yanıtı mıdır? Aşk evrensel kardeşlik ve barış gibi kavramlara kökten çözüm üretebilecek asil kudreti damarlarında gezdirir mi? Aşk bebeklerin ağzına hayat tüküren melekler gibi, birdenbire kalbe tükürülen bir bakış, bir ses, bir tını, bir gülüş, zarif bir el, zarif bir endam, tatlı bir dil midir? Aşk çiğneyemediğini gerisin geriye tükürür mü? Bir şair, bir ressam, bir yazar, bir sanatçı aşkı nasıl tanımlar? İnsan aşık olduğunu nasıl, ne zaman anlar? Bir insanın aşık olduğunu ötekiler nasıl anlar? Alametleri, hastalığın semptomları nelerdir?Ve aşkın atomları var mıdır? Bir gün patlar mı? Patlarsa aşıklara ne olur.Aşıklar ölünce nereye gider?Aşk neden var?Kaç türlü aşk var?İyi aşk nedir, kötü aşk nedir?Klas aşk ve kalas aşk diye kavramlar üretebilir miyiz?Aşıkları kıskanırlar mı? Neden? Sebep? Sonuç? İlişki? Aşk bütün hayatı tıkar ve başka bir hayat açar mı? Paralel evrenlere sürükler mi mesela? Burada ölüyüz ama orda canlı olabilir miyiz aşkın kuvantlarında? Aşkın süpernovaları, kara delikleri var mıdır? Aşık olmak için bir mektebe gitmek gerekir mi? İcazetle mi alınır? Biz babadan böyle gördük, diyerek mi aşık olunur? Aşıklar da şairler ve müzisyenler gibi doğaçlama yapan birer sanatçı değil midir?Öyleyse aşkın sanatsal tarifi nedir?
Etiketler: Denemeler